Yiyiniz içiniz ancak israf etmeyiniz (Araf 31)
Banu Atabay'ın lezzetler.com yemek tarifleri sitesi
103,699 Yemek Tarifine 3,560,132,242 defa bakıldı


nohut önerileri


Önceki Aramalar




Günün Yemek Menüsü
Günün İkram Menüsü

Fotoğraflı Yemek Tarifleri

Ana Sayfa   
Video Yemek Tarifleri
Yemek Galerileri
Yemek Fotoğrafları
Ana Yemek Tarifleri
Tatlı Tuzlu İkram Tarifleri
Yöresel Yemek Tarifleri
Geleneksel Yemek Tarifleri
Etnik Yemek Tarifleri
Dünya Mutfaklarından Yemek Tarifleri
Diyet Yemek Tarifleri
Markalardan Yemek Tarifleri
Ustalardan Yemek Tarifleri
Bebek Yemek Tarifleri
Vejetaryen Yemek Tarifleri
Osmanlı Yemek Tarifleri
Sebze Yemek Tarifleri
Meyve Tarifleri
Kırmızı Et Yemek Tarifleri
Av ve Kümes Etleri Tarifleri
Balık ve Deniz Ürünleri Yemek Tarifleri
Sakatat Yemek Tarifleri
Çerez Tarifleri
Tahıl Yemek Tarifleri
Diğer Malzemelerden Yemek Tarifleri
Pişirme Yöntemlerine Göre Yemek Tarifleri
Tatlarına Göre Yemek Tarifleri
Kolay Tarifler
Alfabetik Yemek Tarifleri
En Yeni Yemek Tarifleri
Malzemeye Göre Arama
Diğer Konular
Mütevazı Lezzetler® Yemek Kitapları

Üye Girişi
Yeni Üye Kaydı






Sayfa: « Önceki  1, 2, 3 ... 28, 29, 30 ... 102, 103, 104  Sonraki »
Gönül Öztürk Elazığ


BA Adınızı öğrenebilir miyim?

GÖ Adım Gönül Öztürk.

BA Buralı mısınız?

GÖ Evet Elazığlıyım

BA Burada şef olarak çalışıyorsunuz?

GÖ Evet, eşim rahmetli oldu, çocuklarıma bakıyorum.

BA Şef olmak nereden aklınıza geldi?

GÖ Çocukluğumdan beri yemek yapmaya meraklıydım, yemeklerim çok güzeldir, beğenilir. Hayat şartları işte, eşimi kaybedince çocuklarıma bakabilmek için, işe girdim, burada yemeklerimi beğeniyorlar. Buraya gelenler yöresel yemek istiyorlar, ben de yöremizin yemeklerini iyi yaparım, beğeniyorlar.

BA Döner, Adana, çiğ köfte, içli köfte gibi yemekler her zaman her yerde bulunabiliyor ama Elazığ'ın yöresel yemekleri her yerde bulunmuyor. Sizin yöresel yemeklerinizden neler var?

GÖ Harput köfte, içli köftemiz, pufiğimiz var...

BA Pufi kuru biber dolması mıydı?

GÖ Evet, yoğurtlu köftemiz, sarmamız, zeytinyağlımız var.

BA Yoğurtlu köfte, Harput köftesinin yoğurtlu şekli mi?

GÖ Evet yoğurtlusu, onda kıyma kullanılmıyor, sadece bulgurla beraber un kullanılıyor, ondan sonra patimiz var.

BA Ne demek?

GÖ Gözleme gibi bir şey içinde kıyma var, löl var.

BA Löl ne demek?

GÖ Börek.

BA Bugün neler var?

GÖ Bugün, sarma, bumbar, Harput köfte, yoğurtlu öfte, içli köfte var.

BA Sırın var mı?

GÖ Sırın da var.

BA Sizin sırınınız nasıl bir şey?

GÖ İnce yufka ile açılıyor, üzerine sarımsak yoğurt ve tereyağı dökülüyor.

BA Karadeniz'in sironu sizde sırın galiba?

GÖ Evet.

BA Harput çorbası nasıl bir şey.

GÖ Harput çorbası gömeyle yapılıyor, biz ona "ayranlı çorba" da diyoruz.

BA Göme nedir?

GÖ Buğdayın dövülmüş hali. Yoğurt, nohut, nane katıyoruz, harika bir tadı var.

BA Buralar yeni yeni turizme açılıyor, buralar çok güzel değerlendirilmesi lazım.

GÖ Çevredeki tarihi yapılar restore ediliyor, Harput kalesi de restore ediliyor, tamamlandığı zaman baya turist çekeceğini düşünüyorum.

BA Bir günde en fazla kaç kişiye yemek çıkartabiliyorsunuz?

GÖ 500 kişilik bir gurup gemeğinin bir günde çıkartırım.

BA Kaç çeşit?

GÖ 8-9 çeşit çıkartırm.

BA Tek başınıza mı?

GÖ Tek başıma çıkartabilirim.

BA Elazığ mutfağında hangi malzeme ağırlıklı olarak kullanılıyor?

Gö Et kullanılıyor.

BA Bulgur, süt, yoğurt ürünleri?

GÖ Etin yanında onlarda var?

BA Peki yöresel tatlılardan neler var?

GÖ Taş ekmek var?

BA Biz taş kadayıf deriz o mu?

GÖ Değil, bizim taş ekmeğimiz, süt, yumurta, şekerle hamur yoğuruyoruz, krep gibi tavalara döküyoruz.

BA Tamam işte biz ona taş kadayıf deriz.

GÖ Onu sipariş üzeri yapıyoruz çünkü uzun süre dayanmıyor.

BA Bugün var mı?

GÖ Yok ama sizin için yapabilirim.

BA Ne kadar sürer?

GÖ Yarım saat hamuru dinleniyor, şerbeti falan 1 saati bulur.

BA Kofik, biber ve patlıcan kofiği deniyor değil mi, dolma türü?

GÖ Evet, ben onları hazır ediyorum, yani doldurup, donduruyorum. Müşterisi gelince pişirip veriyorum?

BA O etli mi? zeytinyağlı mı?

GÖ Normalde ben etli dolduruyorum.

BA Elazığı mutfağında zeytinyağı tanınıyor mu?

GÖ Yöre yemekleri hemen hemen etli. Ama kullananlar da var.

BA Yörede zeytin yetişiyor mu?

GÖ Hayır.

BA Tereyağın durumu nasıl?

GÖ O baya kullanılıyor.

BA Burada hayvancılık ileri düzeydeyse, et ve tereyağının çok kullanılması normal. Şimdi bize kısaca Harpu köftesini anlatır mısınız?

GÖ Harput köfte için, kıyma, bulgur, yumurta, bahartalarını atarım, kimyon, reyhan,karabiber, daha doğrusu kekik hariç bütün baharatlar var, tutması için biraz irmik atarım, malzemeleri bütünleşene kadar yoğuruyorum, küçük küçük yuvarlıyorum.

BA Harput köftede soğan yok mu?

GÖ SOğan değil de soğanın suyunu katıyorum.

BA Yiyenler Harput köftenizi beyeniyorlar mı?

GÖ Beğeniyorlar. Bir de bumbarımız var?

BA Bumbar bir çok yörede var, sizin ki farklı mı?

GÖ Barsağı 2 gün suda bırakıyorum, pisliğini kanını bırakıyor. İçini hazırlıyorum, kıyma soğan, kekik hariç diğer baharatları katıyorum.

BA Siz pek kekik kullanmıyorsunuz galiba?

GÖ Evet kekik çok kuvvetli diğerlerini bastırıyor.

BA Gönül Hanım çok teşekkür ederiz.

GÖ Ben de teşekkür ederim.









Görümce Pilavı


50 Gr Sana Klasik
1 Bardak kuru üzüm
1 Bardak nohut
3 Bardak PİRİNÇ
500 gr Kuşbaşı kuzu eti
1 Bardak üzüm pekmezi

Yarım kilo kuşbaşı et ikiye kesilerek daha da küçültülür. Etlere su alınarak kavrulmaya bırakılır. Haşlanıp dinlenmeye bırakılmış bir su bardağı nohut etlerin yanına eklenir. Bir su bardağı kadar kuru üzüm tencereye dökülür. Et, nohut ve üzüm tatlarını birbirine salarak güzelce kavrulur. Son olarak kavurma tenceresine, pilava tadını verecek üzüm pekmezi de eklenir. 3 bardak kadar pirinç yıkanır, süzülür. Pirinçler SANA MARGARİNLE kavrulur ve su eklenip demlenir. Pilav tenceresine bir servis tabağı kapatılarak ters çevrilir. Ardından üstüne üzüm pekmeziyle muhteşem rengini alan etli nohutu eklenir. Üzlemeli pilav servise hazırdır.

Gösterişli Bulgur Pilavı


2 kase bulgur
1 kase haşlanmiş mercimek
1 kase haşlanmiş nohut
3 kaşık margarin
Üzeri için:
2 adet tavuk budu
1 tatlı kaşığı tuz

Tavuğun kemiğini kesmeden uzun şerit çizikler yapıyoruz, az suda tuzla iyice haşlıyoruz (bol suda haşlayıp suyunu pilavda da kullanabilirsiniz). Pilav için yağımızı eritip bulguru yağda biraz çeviriyoruz. Diğer malzemeleri ekliyoruz, damak zevkinize göre tuz ekleyip suyunu veriyoruz, suyun malzemeleri iki üç parmak geçmesi yeterli fakat bazı bulgurlar fazla su çekiyor sonradan biraz kaynar su ekleyebilirsiniz. Pilavı pişirdikten sonra tavuğumuzu üzerine yerleştiriyoruz, arzu eden kızartıp da koyabilir.


Göveçte Debitaşı (Denizli)


Denizli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Yufka Malzemeleri:
1 su bardağı un
1 çay bardağı su
1 çay kaşığı tuz
İç Malzemeleri:
5 su bardağı su
Yarım kilo nohut
1 adet debit
1,5 yemek kaşığı salça
Yarım çay bardağı zeytinyağı
5 adet kuru biber
1 adet limon suyu
Yarım tatlı kaşığı tuz

Yarım çay bardağı zeytinyağı ile 1,5 yemek kaşığı salça kavrulur. 5 su bardağı su ile 5 adet kuru biber ve yarım tatlı kaşığı tuz eklenir. Kaynadıktan sonra haşlanmış nohut ilave edilir. Biraz daha kaynatılır ve debit katılır. İçine bir adet limonun suyu sıkılır. Kısık ateşte 15 dakika kaynadıktan sonra servise hazır hale gelir.


GÖVELEZ (Mersin)


Mersin Valiliği

Güvelez, yöre sebzesidir. Gövelez soyulur, kırılarak bıçakla doğranır, üzerine limon sıkılır. Sulu salçalı olarak pişirilir. Ayrıca etli, nohutlu veya kuru fasülyeli de pişirilebilir. Ayrıca gövelez kızartması yapılır, üzerine cevizli, sarımsaklı ekşili tarator yapılır, kızartılan gövelezlerin üzerine dökülerek servis edilir.

Greyfurtlu Tart


100 gr. yumuşak tereyağı
40 gr. şeker
1 paket şekerli vanilin
1 yumurta sarısı
150 gr. un
Nohut
50 gr. beyaz kuvertür
5 adet pembe greyfurt
6 yaprak jelatin
200 gr. yoğurt
2 tatlı kaşığı limon kabuğu rendesi
80 gr. bal
45 ml. limon suyu
250 ml. krema
30 gr. ceviz
Tuz

Tereyağı, şeker, şekerli vanilin ve bir tutam tuzu mikserin hamur karıştırma ucu ile düşük devirde pürüzsüz oluncayaka dar karıştırın. Yumurta sarısını ve 20 ml. suyu bu karışıma ekleyin, en son unu ilave edip karıştırın. Hazırladığınız hamuru kısa bir süre ellerinizle yoğurup folyoya sarın. 1 saat buzdolabında bekletin. Hamuru unlu tezgahta 30 cm, çapında açın ve 26 cm. çapındaki yağlanmış tart kalıbına yerleştirin. Kenarlarını düzleştirin, içini çatalla birçok kere delin. Kalıba yereştirdiğiniz hamurun üzerlerine kağıt serip, nohutla doldurun. 190°C'de ısıtılmış fırının alt rafında 15 dakika pişirin. Kağıt ve nohutları çıkartın, 10-15 dakika daha pişirin. Soğumaya bırakın. Kuvertürü benmaride eritin, hamurun içine ve kenarlarına sürün. Greyfurtları beyaz kısımları kalmayacak şekilde soyun, zarların arasından dilimleri çıkartın. Jelatinleri soğuk suyun içinde yumuşatın. Yoğurdu, limon kabuğu rendesi ve 5 yemek kaşığı bal ile karıştırın. Limon suyunu ısıtın. Suları sıkılmış jelatinleri ısıttığınız limon suyunun içinde eritip yoğurda ekleyin. Hafif katılaşıncaya kadar buzdolabında bekletin. Kremayı katı olana kadar çırpın, yoğurda ilave edin. Hazırladığınız karışımı hamurun içine yayın, spatula yardımıyla düzleştirin. Greyfurt dilimlerini kağıt havlu ile kurulayın, kremanın üzerine yerleştirin. 3 saat buzdolabında bekletin. Cevizi irice kıyın. Servis yapmadan kısa bir süre önce iri kıydığınız cevizi ve 3 kaşık balı tartın üzerine serpiştirin.

Gülüklü Çorbası (Antalya)


2 yemek kaşığı margarin
1 adet domates
1 tatlı kaşığı salça
1 adet tavuk göğsü
1 kahve fincanı pirinç
1 çay bardağı haşlanmış nohut
1 tatlı kaşığı nane
2 çay kaşığı kırmızı toz biber
3 çay kaşığı tuz
100 gr kıyma
2 çay kaşığı karabiber
1 su bardağı sıvı yağ (kızartmak için )

Önce tavuğu haşlıyoruz. 2 bardak suyunu çorbaya eklemek için ayırıyoruz.
Şimdi de köfteleri yapalım. Kıyma, karabiber ve tuzu bir kapta yoğurup nohut büyüklüğünde köfteler yapıyoruz. Bu köfteyi az yağda kızartıyoruz.
Domatesi rendeliyoruz. Salça, nane, kırmızı toz biberi de ekleyerek 2 yemek kaşığı margarinde kavuruyoruz. Üzerine 2 bardak tavuk suyu ve 3 bardak su döküp kaynatıyoruz. Kaynayan çorbaya yıkadığımız pirinci ilave ediyoruz. Sonra da didiklediğimiz tavuğu ve haşlanmış nohutu ekliyoruz. Son olarak köfteleri de çorbaya ekleyip ocağın altını kapatıyoruz.

Gülvarak (Afyon)


http://www.afyonyemekleri.com

Malzemeler:
2 su bardağı süt
2 su bardağı soğuk su
1 çay bardağı yoğurt
1 paket eritilmiş margarin
2 su bardağı sıvı yağaldığı kadar un
1 su bardağı dövülmüş ceviz veya muhallebi
Muhallebisi İçin Gerekli Malzemeler:
1 litre süt
1 çay bardağı buğday nişastası
1 fincan toz şeker
Şerbeti İçin Gerekli Malzemeler:
3 kg. toz şeker
2 litre su
Nohut tanesi kadar limon tuzu

Yapılışı:
Süt, su, yoğurt ve margarin bir kaba konur. Aldığı kadar un katılır. Hamur yoğrulur. Hamur ceviz büyüklüğünde yuvarlak parçalara ayrılır. Bu parçalar ince ve büyük yufkalar şeklinde oklava ile açılır. Yufkalardan iki tanesi alınır, üst üste konur. Üst üste konan yufkalar 10 cm"lik kare parçalara kesilir. Bu parçaların içine dövülmüş ceviz veya muhallebi konur. Muhallebisi şu şekilde yapılır. Süt, nişasta ve şeker karıştırılarak tencerede koyulaşıncaya kadar pişirilir. Pişen muhallebi bir tepsiye dökülerek soğutulur. Soğuyan muhallebi, küçük parçalara kesilir, bu parçalar kare şeklinde yufkaların ortasına konur. Her iki kare zarf şeklinde köşelerinden birleştirilerek yağlanmış tepsiye konur. Diğer yufkalar da bu şekilde yapılarak tepsiye dizilir. Bunun üzerine kızdırılmış yağ dökülür ve gülvarak fırında pişirilir. Piştikten sonra üzerine şerbet dökülür. Şerbet şu şekilde hazırlanır: Şeker, su ve limon tuzu bir tencerede kaynatılır. Şerbet soğuduktan sonra fırından yeni çıkmış olan gülvarağın üzerine dökülür.

Gündelik Hayatta Yemek ve İçmek Üzerine


Kültür ve Turizm Bakanlığı

Osmanlı İmparatorluğu, 700 yıla yaklaşan ömrünün yanı sıra geniş bir alana yayılmış topraklarıyla üzerinde konuşulurken genellemelerin yapılmasının çok zor olduğu bir devlet. Osmanlı İmparatorluğu'nda gündelik hayatta yemek içmekten söz edildiğinde, okuyucunun aklına haklı olarak, "İmparatorluğun neresinde?" ve "ne zaman?" soruları gelir.

Bir tarih öğrencisi olarak genelleme yapmanın zor olduğunu, hatta daha doğru bir deyişle, doğru olmadığını biliyorum.Ancak konunun geniş bir zaman ve zemini kapsaması açısından bunlara başvurmaktan kaçınılmayacağını da görmekteyim.Herkes zamanın ve mekanın etkisi altındadır.İmparatorluğun ilk günlerini son günleriyle bir tutmak, imkansızından öte akıldışıdır.Zaman hükmünü uygular derler. Osmanlı İmparatorluğu da bunun bir istisnasını oluşturmaz.

Kuruluş döneminin sadeliği ile son dönemin şaşaası arasında neredeyse derin bir uçurum bulunur.Kuruluş dönemindeki Türk etkisi zamanla yerini daha geniş bir Batı etkisine bırakmıştır ve bunda da şaşılacak bir yön yoktur.Zira başlangıçta bir uç beyliği olan Osmanlı devletinde batı etkisi Bizans ile sınırlıyken, son dönemde aynı devlet Avrupa'da 600 yıllık geçmişe sahipti.Bu süre içinde Batı'yı etkilediği gibi Batı'dan etkilenmiş olmasında son derece doğal bir kültürleşme sürecinin sonucudur.

Zaman kadar mekan için de aynı şeyler söylenebilir.Osmanlı İmparatorluğu Doğu ve Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika gibi ancak Roma İmparatorluğu ile karşılaştırılabilecek genişlikte bir coğrafi alana hükmetmekteydi.Burada birbirinden çok farklı sayısız yerel kültürü olan topluluk yaşıyordu.Her birinin geçmişe dayanan gelenekleri vardı.

Tarih bize Osmanlı'nın hiçbir zaman bunları bir başka hakim kültür adına değiştirmeyi hedeflemediğini gösteriyor.Buralarda olsa olsa başkentin zarif geleneklerinden belli ölçülerde etkilenme söz konusu edilebilir.Bunun da sınırlarının, yerel gelenekler aleyhine, çok fazla zorlanmadığını çeşitli izlenim yazılarından bilmekteyiz.

Bütün bunlara rağmen, Osmanlı'ya has bir yemek ve içmek kültüründen söz etmek mümkün mü? Bence İstanbul'u merkez almak ve son dönemlerin tatlı su frengi olan çevrelerini dışta bırakmak kaydıyla böyle bir genelleme yapmak mümkün görünüyor.İstanbul, zaten Osmanlı'nın bir cihan imparatorluğu olma sürecinin ivme kazandığı anı takiben imparatorluğa kazandırılmıştır.

İstanbul'un fethi öncesi Osmanlı geleneği ile sonrasındaki Osmanlı geleneği arasında ciddi bir fark vardır.Zaman içinde bu gelenek yerli yerine daha iyi oturmuş ve son döneme kadar, bizzat Osmanlı aydınları tarafından alay konusu edilen bazı frenk mukalliti çevreler dışında, özgün çizgilerini korumayı başarmıştır.

Doğrusu, yemek ve içmek, kültürün en zor değişen, değişimi en güç kabul gören bir alanıdır. Yeniliklerin kabulü uzun zaman alır.Mutfak kültürü, kendisine özgü çizgisini kolay kolay değiştirmez.Bu kural, yalnız Osmanlı'yı değil, gelmiş ve geçmiş bütün kültürleri kapsar.

Aşağıdaki yazıda, Osmanlı İmparatorluğu'nda kuruluş ve yükseliş dönemlerinde gündelik hayatta yemek ve içmek üzerine okuyucuya ilginç gelebilecek bazı noktalara değinilecek.Her iki dönemin de önemli olduğunu düşünmekte olduğumu saklamayacağım.

Kuruluş dönemi, bir dönüşümün sancılarını taşıması bakımından ilginç.Yükseliş dönemi ise, bir cihan imparatorluğunun saf, komplekssiz, içinde bulunduğu bölgenin tarihi geçmişi ve coğrafi özellikleriyle barışık bir biçimde kendi köklerinden kopmaksızın nasıl bir mutfak anlayışını geliştirdiğini göstermesi bakımından ilgiyi haketmekte.Hikayenin geri kalanını merak edenlere ise Osmanlı İmparatorluğu'nun 700. kuruluş yıldönümü münasebetiyle Şekerbank için hazırladığım kitaba bakmalarını salık veririm.

Bu arada bir açıklama daha yapalım. Burada gündelik hayat denilince kastedilenin sadece halka ait âdetler olduğu sanılmamalı.Konumuz, padişah dahil olmak üzere, İmparatorluktaki her sınıftan halkın gündelik hayatıdır.Ancak bayramlar, törenler ve benzeri olağandışı günler bu yazının kapsamı dışında tutulmuştur.Bir de, yukarıda anılan gerekçeler nedeniyle, esas olarak İstanbul'dan örneklere yer verildi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yeme-içme açısından belli bir olgunluğu kazanması, İstanbul'un fethi ile başlar.Fetih, devletin temel niteliğini değiştirmiş ve bir beylikten bir cihan imparatorluğuna geçilmiştir.Fatih Sultan Mehmet'in fetih sonrası tutumu bunun sayısız örneğini içerir.Bütün bunlardan bizim konumuz açısından çıkarılabilecek sonuç, İstanbul fethinden itibaren Osmanlı'da yiyecek ve içecek âdetlerinin giderek cihanşumulleşmesidir.Burada ilk etki, Bizans'a ait olmalıdır.

Her ne kadar Prof. Dr. Süheyl Ünver gibi çok önemli bazı tarihçiler ısrarla aksini iddia ederlerse de, Bizans mutfağının Anadolu'ya göçen Türkler üzerinde etkisi olmadığı, kolay kabul edilebilecek bir tez olarak görünmemekte.Türklerin Anadolu'ya göçünün onuncu yüzyılda gerçekleştirdiği ve Türklerin Bizans ile ilişkilerinin bu imparatorluğun başkentinin 1453 yılında düşüşüne kadar sürdüğü düşünülürse, bu yaklaşık dört yüzyıllık uzun ilişkinin mutfak alanında etkisi olmaması uzak bir ihtimal.Çünkü unutmamak gerekir ki, Türkler Anadolu'ya geldiklerinde burada köklü bir Bizans geleneği zaten mevcuttu ve Bizanslılar Türkler ile, kız alıp verme dahil, çok yakın bir temas halindeydi.

Buna bir de Türklerin bu yeni yurtlarında Orta Asya'da bulunmayan bir çok yiyecek ve yemek geleneği ile ilk kez tanışmış olması da eklenmeli.Bu konuda karar vermek için en iyi yöntem, Bizans geleneklerine bakıp bunları Osmanlı âdetleri ile karşılaştırmak olmalı.Konumuz bakımından Bizans'a ilişkin en iyi kaynaklardan biri, çağdaş bir Bizans tarihçisi Tamara Talbot Rice'ın "Bizans'ta Günlük Yaşam: Bizans'ın Mücevheri Konstantinopolis" eseridir.Rice, kitabında Bizanslıların gıdalara ilişkin düşüncelerinin Ortaçağ Avrupası'nda yaygın olandan çok, bizim bugünkü düşüncelerimize yakın olduğunu söyler.

Gerisini ondan dinleyelim:"Sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve akşam yemeği olmak üzere üç öğün normal sayılırdı.Oruç dönemlerine çok dikkatle uyulurdu, fakat diğer zamanlarda zenginlerin evlerinde hem öğle hem de akşam yemeği için üç çeşit yemek hazırlanırdı.Önce ordövr sunulurdu; bunu çoğunlukla Hıristiyanlık öncesi dönemlerde yaygın olan ve 'gakos' denilen sos eşliğinde bir balık yemeği izlerdi; bir tür kızarmış et başka bir seçenek olarak sunulur ve son yemek de tatlı olurdu."

Bu mönü gerçekten günümüz âdetlerine, şaşaalı ve bazen yüze yakın yemeği içeren Ortaçağ aristokrat mutfağından çok daha yakındır. Hele başlangıçta yazarın 'ordövr' olarak adlandırdıklarının sunulması bugün bizim ısrarla ve isteyerek sürdürdüğümüz çok önemli bir geleneğe işaret etmesi bakımından gerçekten dikkat çekici.

Bundan sonra biraz daha yemeklerin ayrıntısına girelim.Rice, "Yiyecek çeşitleri o kadar boldu ki, öğünlerdeki seçimler kişisel tercihlere bağlıydı" dedikten sonra bunlara bazı örnekler verir.Bu örneklerden biri, bir Bizans hükümdarı, VII. Konstantinos'a aittir. "VII. Konstantinos'un lezzetli soslara düşkün olduğu bilinir.Zoe'nin küçük zeytinlere ve beyazlatılmış (doğrusu, 'suda kısa süre haşlanmış' olacak, T.Ş.) defne yaprakları kadar, özellikle de kurutulmamışsa, Hint otlarına karşı büyük bir tutkusu vardı."

İmparatorun yemek alışkanlıkları ile ilgili söylenenlerden dikkat çekici olan ilk nokta, Batı Roma İmparatorluğu ile paylaşılan sos merakıdır.Ayrıca kurutulmamış taze ve dolayısıyla büsbütün pahalı olan baharata düşkünlük de bir başka klasik Roma İmparatorluğu etkisini göstermekte.Kitapta bunun izleyen açıklamalar ise daha popüler ve yerel renkleri daha çok taşıyan yemek alışkanlıklarına ait."Bir ev kadını, bugünkü Yunanistan'da olduğu gibi, yemeğini çok çeşitli av ve kümes hayvanları ve et arasından seçebilirdi.Bizans'ta da domuz eti ve budu en sevilen yiyeceklerdi. Kuşlar kızartıldıkları gibi haşlanırdı da.Bol miktarda ördek ve balık yenirdi."

Elbette domuz eti ile ilgili kısmın Türkleri hemen hiç etkilemediğini söylemek gerekir.Ördek de sonradan Türk mutfağına fazla girmiş bir yiyecek sayılamaz.Ancak, balık yemenin önemi, gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı.Nitekim bu alışkanlığın Fatih dönemi Osmanlı saray mutfağını nasıl etkilediği çok iyi bilinir.

Bundan sonra ise yazar, bir ev sofrasında görülen diğer yemekleri anlatmaya geçmekte ve başa hemen kendisini çok etkilediği anlaşılan çorbaları koymakta.Ancak burada hemen bir açıklama yaparak, bunların bugün bizim anladığımız çorbalar kadar, tencere yemeği dediğimiz yemekleri de içerdiğini belirtelim.Sözü tekrar Rice'a bırakalım:"Çoğu çok ayrıntılı olan ve pişirilmeleri çok uzun süren çorbalar da içilirdi. İşkembe ve güvecin yanı sıra çeşitli salatalar da sık sık mönüde yer alırdı."

Rice'ın bu açıklaması, bize Türklerin salata ile karşılaşmasına dair de ipuçları vermesi açısından önemli.Bizans'ta yemek yapımında zeytinyağının başat bir yeri olması herhalde şaşkınlıkla karşılanacak bir durum olmasa gerek.Bizim de zeytinyağını ve zeytinyağlı yemekleri onlardan ödünç almış olmamız aynı ölçüde doğal sayılmalı.

Peynir merakı Türklerle Bizanslıların ortak bir yanı.Buna karşılık Bizans sofrasını meyvesiz düşünmek mümkün değil.Bunlar içinde en sevilenler listesini elma, kavun, karpuz, incir hurma ve üzüm oluşturmakta.Şamfıstığı da bir kuruyemiş olarak bu listeye ekleniyor.

İstanbul mutfağında yemeklerden sonra 'soğukluk' adı altında mutlaka meyve sunulmasının bu Bizans âdeti ile bir ilişkisi var mıdır acaba?Yeri gelmişken biraz da Bizans'ın yemeklerin ötesindeki yiyecek-içecek kültüründen söz edelim.

Rice, Bizanslıların yemeklerini imkanların elverdiğince çekici biçimde sunmak için katlandıkları zahmetin, o zaman için alışılagelmişin ötesinde olduğuna işaret ediyor. Bunun ancak bugün bizim gösterdiğimiz gayretlerle karşılaştırabileceğini belirtiyor.Sonrasını ondan okuyalım:"Bizans'ta sofra dikkatle kurulurdu. Böyle bir özenin Avrupa'da görülmediği zamanlarda sofralara temiz ve çoğunlukla güzel işli örtüler serilirdi. İnsanların yemek odasına girmeden önce dışarıda giydikleri ayakkabılarını değiştirmeleri beklenirdi."

Bizans mutfağından bize nelerin doğrudan geçmiş olduğu elbette ciddi bir etüt ve tartışma konusudur.Prof. Ünver gibi bize Bizans'tan fazla bir miras kalmadığını öne süren bir araştırmacı bile 'papaz yahnisi'nin, midye dolmasının ve sardalye gibi balık konservelerinin bu yoldan Türk mutfağına geçmiş olduğunu kabul etmekte. Kendisi bazı itirazi kayıtlar koymakla birlikte balık yemeklerinin de bu yolla Türk mutfağına girmiş olabileceğini kaydetmekten geri durmaz.

Türklerin Anadolu'ya gelişi ile birlikte mutfak anlayışlarında önemli değişiklikler olduğu bir çok uzman tarafından kabul edilir.Gerek iklim, gerek toprak özellikleri açısından yeni bir ülkede bu tür bir değişim zaten beklenir bir durum olmalı.Özellikle bitki örtüsü bakımından Anadolu, Orta Asya'ya göre çok farklıdır.

Bazı kaynaklarda Türklerin Orta Asya'da birkaç çeşit sebze ile yetindiği belirtilir.Oysa yeni yurt Anadolu özellikle bu açıdan son derece zengindir.Bir de burada Orta Asya'dan farklı olarak sayısız balık ve deniz ürünü ile karşılaşılmıştır. Sadece bunlar bile bir mutfağın derin bir değişime uğraması için yeterli nedenler olarak sayılabilir.

Buna karşılık bazı araştırmacılarımızın,"Biz XV'inci asırda Türk mutfağını kurmaya çalışırken bittabi bir mutfağa sahiptik.Bunu da ecdat Orta Asya'dan Malazgirt'e getirdiler.Oradan da kendileriyle beraber Anadolu'ya yayıldı.(...)Görülüyor ki biz birçok yiyeceklere sahibiz.Fakat gittiğimiz yerlerde beğendiklerimizi de bizim zevkimize uydurulan ta'dilleriyle kendimize mal etmişiz.Amma bu demek değildir ki biz gittiğimiz yerlerde yemeği ve içmeyi öğrenmişiz" yollu endişeli karşı koyuşları, bir denge arayışı olarak anlaşılmalı.

Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile İslamiyeti kabulleri hemen aynı döneme rastlamakta.Bunun doğal bir sonucu olarak, İslami gelenek Türk geleneği ile birleşerek ortaya bir sentez çıktığı söylenebilir.Buradaki Türki öğeler üzerine yukarıda geniş sayılabilecek açıklamalarda bulunulmuştu.İslamiyetin bu senteze katkıları hakkında en iyi bilgiler ise genellikle İslam düşünürlerinin ve tabiplerinin eserlerinde ortaya çıkar.Bunlardan çok önemli birisi olan Muhiddin Arabi'nin "El Tedbirat-ül İlahiyye İslahü Memleket-i İnsaniye" eserinin "Elekl ü veş Şurp" yani "Yemek ve İçmek" başlıklı bölümünden bazı bölümleri aktaralım.

"Ancak ihtiyacına göre ye ve doyma.Suyu çok içme.Tesannunen ve taazzuzen yeme.Fakat taama ihtiyacın kadar ye ve açlığına kimseyi vakit etme. Acele etmeden ve teenni ile lokmayı ortalama olarak al.Ağzına koyduğun vakit iyi çiğne ve Besmele çek.Anı çiğnediğin vakit yut.Badehu sana anları ihsan eden Allahu Taala'ya hamd et ve bu esnada diğer lokmaya elini uzatırsan keza Besmele çek.

Yutuncaya kadar evvelki gibi yap, ba'dehu Allah'a hamdet ve hacetini alıncaya kadar diğerlerine elini uzatırsan ve yalnız olsan bile su'i edebi i'tiyad etmemek için önünden ye ve şehvetten hazer et ve seninle beraber yiyen kimsenin yüzüne ve eline bakma ve bunda yediren ve yedirilmeyen kimsenin tenzibine kalbin ile nazar et ki sana noksan mütebeyyin olsun.Böyle olunca eklinde ibadette olursun ve sana 'az yiyorsun' diyen kimsenin sözüne iltifat ve isga etme ki bu senin anı terkine müeddi olur.Varsın, 'sen az yiyorsun' denilsin.

Ve taam sofrasına hazır olduğun vakit sen el kaldıran kimsenin ahiri ol ve sofra kalkıncaya kadar kıyam etme.Davet olunduğun bir cemiyette cemaate karşı nezaket eseri gibi gösteriş yapmak kastiyle gayet az yemek yemek ve naz ve istiğna göstermek için iptida kendi hanende yemek yeme ve oraya karnı tok olarak gitme ve sana iltifat kastiyle 'aman ne kadar az yemek yiyor' denilmesine meydan verme ve eğer öyle derlerse sen onlara kulak asma ve kendi haklarını bozma.Muhakkak bu münafıkların ahlakındandır ve yemen bir vakitten bir vakte olsun..."

Bunları nakleden Prof. Ünver, Muhiddin Arabi'nin öğütlerini,"XV'inci asırda Türk yemekleri sonuna zaruri bir mülahaza olarak ilave ettiğimiz bu kısım, bize Türklerdeki yemek ve içmek adabı esaslarının İslam terbiyesinden ne suretle istifa geçirerek geldiğini göstermektedir" der.

İhtiyaca göre yemek, tam doymamak, çiğnenmeden yutmamak, yemekte acele etmemek, yemeği iyi çiğnemek, yemekte yalnız bile olunsa daima önünden almak, yemekte başkasının yüzüne ve eline bakmamak, yedirenlere kalben müteşekkir olmak, "az yiyorsun" denmesine bakarak çok yememek, yemeğe daima en son başlamak, zamanlı yemek yemek, her yemekte daima bu rızkı veren Allah'a şükretmek gerçekten bugün bize çarpıcı gelebilecek hususlar.

Ancak hemen belirtelim ki, o döneme ait Avrupa görgü kitaplarında da buna çok benzer satırlar hemen her zaman yer almaktaydı.Mesela 'yemekte daima önünden yemek', 'acele etmemek' ve 'başkasının eline ve yüzüne bakmamak' gibi kurallar aslında yemeğin ortadan yenmesinden ileri gelen kurallardır.

Böylece herkesin kendi payına düşene razı olması, başkasının hakkına tecavüz etmemesi ortada aynı kaptan birlikte yemek yediği başkalarını utandırmaması esaslı görgü kurallarındandı.Ayrıntılar, görgü kurallarının esası olan, "önce kendini değil, karşındakini düşün" esasına göre düzenlenmiş bulunmakta.O nedenle bunları yalnız bize özgü saymak doğru olmaz.İşin İslami bir yanı mutlaka bulunmakla birlikte, kuralların çoğu bir dinin emirlerinden çok, Almanların 'Zeitgeist' dediği çağın ruhunu yansıtmaktadır.

Buradan bazı ayrıntılara geçecek olursak, Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile birlikte kurulan devlet ve bunlara bağlı veya bağımsız beyliklerde yemeklerin ve sofraların sadeliği ilk dikkat çeken noktadır.Prof. Ünver, bunun vakıf imaretleri ve kervansaraylara ait kayıtlardan anlaşıldığını yazmakta.

Gerçi böyle bir durumda, adı anılan tesislerin birer hayır kurumu olduğu ve hizmetin bedelsiz verildiği unutulmamalıdır.Dolayısıyla buralarda lükse kaçılmamış olması olağandır ve bu yüzden de vakıf imaretleri ve kervansaraylar dönemin mutfak anlayışını bütün ihtişamı ile yansıtmıyor olabilir diye düşünmek mümkün.

Yine de bu konuda bazı örnekleri verelim.Buralara ait kayıtlarda yemeklerin ayrıntıları yoksa da, isimlerinin anılması bile bize ipucu sağlar.Defterlerde ayrıca miktarlar yazılmış ise de bunun bizim açımızdan önemi bulunmadığından bu kısım göz önüne alınmamıştır.Vakfiyelerde genellikle verilen mutlaka bir çeşit et yemeği ve ekmek olması adeta zorunlu bir gelenektir.Buna bazen bir çorba eşlik eder.Bir çok durumda da pilav veya bulgur cinsi bir buğday yemeği de listeye eklenmektedir.Nihayet bunlara bazen bir çeşit tatlı katılmaktadır.

Mönüyü böylece çizdikten sonra, Prof. Ünver'in Selçuklu ve Anadolu beylikleri zamanında imaretler ve aşhanelerinde alelekser verilen yemekler listesini analım:Pirinç ve buğday çorbası, et, pilav, ıspanak, şalgam ve her türlü sebze, un helvası, ballı kadayıf ve saire...Bir de yemek tarihi açısından önemli sayılabilecek nokta, bu yerlerde yemek vaktini kaçırmış konuklara ikram edilmesi emredilen yiyecekler.Bunlar çok değişik yerlerde bile birbirleriyle büyük benzerlikler gösterir.Bal, ceviz, peynir, pide bunların başında gelir.

Osmanlı imparatorluğu'nun kuruluş döneminde ise saray sofraları bile bu yalın havayı yansıtır durumda olduğu kaydedilir.Bu hususta Adnan Giz'in Ahmet Refik'in "Bizans Karşısında Türkler" adlı kitabından yaptığı bir aktarma oldukça çarpıcı.Burada İkinci Murad'ın sarayında verilen bir davetten bahsedilmekte.Üstelik, ziyafet, Milan Elçisi'nin huzura kabulü dolayısıyla tertiplenmiş.Yani bir anlamda devletin ihtişamını sergilemek için iyi bir fırsat söz konusu.Bunu padişahın ve yakın çevresindeki devlet adamlarının düşünmemiş olması akla aykırı.Yine de yenip içilenlerin ne kadar sade oluşuna bakın...

"(...) dairenin ortasında; içlerinde biraz koyun eti ile pirinç bulunan yüz kadar kap vardı. Bunlar padişah gelmezden evvel ortaya konulmuştu.Padişah tahta oturduktan sonra Milan elçisi çağrıldı.Hediyeleri de arkasından getiriliyordu.Hediyeler evvela yemek tabaklarının yanına kondu, sonra elleri üzerinde görülebilecek surette yukarı kaldırılarak padişahın önünden geçirildi.

(...) Sultan Murad'ın önüne bir ipek havlu ve peşkir serildi.Kıpkırmızı yuvarlak bir meşin parçası da kondu. Buralarda sofra yerine meşin koymak adetti.Sonra etle dolu iki yaldızlı tabak getirildi.

Hademeler kalaylı kaplardaki yemekleri, her dört kişiye birer tabak dağıttılar.Bu kaplarda biraz koyun etiyle biraz da pirinç vardı.Sofrada ekmek ve içecek bir şey yoktu.Dairenin bir tarafında yüksek bir raf gözüme ilişti. Üzerinde küçük, alt gözünde gümüşten büyük bir kap vardı. Bazıları kalkıp buradan bir şey içiyorlardı.İçtikleri su mu idi anlayamadım."

Yukarıdaki satırları yorumlamadan önce bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.Gözlemcimizin yukarıda "pirinç"ten kastettiği herhalde pilav olmalı. Anlaşılan bu sade, yani bir başka deyişle 'tereyağlı' bir pilav.Yoksa Türklerin Çinliler gibi haşlanmış pirinç yediğine dair destekleyici başka kayıtlar mevcut değil.Gözlemin ilginç bir başka noktası, tercih edilen etin koyun eti olması.

Bu tipik bir Türk-Osmanlı mutfağı özelliği.Çok yakın bir zamana kadar yaklaşık elli yıl öncesinden söz ediyorum.koyun ve mevsiminde kuzu eti, Türk mutfağının en yaygın kabul görmüş et çeşidi olma özelliğini korumuştu.Dana ve sığır eti tüketimi, Cumhuriyet'in başlarında bile hala yeterince yaygın değildi ve Türk ağız tadına damgasını vurmuş sayılmazdı.Durum bugünlerde ancak yavaş yavaş değişmeye başlamış bulunuyor.

Yenen ana yemeğin tek çeşit olması, dünyanın hiç bir yerinde ve hiç bir zaman görülmeyecek bir sadeliğe işaret etmekte.Üstelik bu ana yemeğin yanında yine bir çeşit yemeğin, sade bir pilav servis edilmiş olması da bu sadeliğe destekleyici bir başka öğe.Ayrıca gözlemcimizin unutkanlığından mı, belirtmeye değer görmemesinden mi, yoksa gerçekten öyle olduğu için mi bilinmez ama, en azından bir çeşit başlangıç yemeğinden, hele yemek sonrasında bir meyve veya tatlı servisinden de söz edilmemesi dikkat çekici.

Sofraya altlık olarak örtü niyetine bir meşin parçası ki tercih edilenin tabaklanmış at derisi olduğu söylenir.Konması uzun süre Osmanlılarda da devam edegelmiş bir Türk geleneğidir.Buna karşılık, metinde sadece padişahın önüne bir ipek havlu ve bir peşkir serildiğinden bahsedilmekte.

Diğer misafirlere bu tür bir servis malzemesi verilmesi demek söz konusu değilmiş.Sofrada ekmek bulunmaması da çok ilginç.Çünkü ekmek Türk yemek geleneğinde çok önemli bir yeri olan bir yiyecek.Ancak içecek bir şey olmaması nispeten olmaması nispeten olağan, çünkü geleneksel olarak böyle bir sofrada içki hatta su sunulmaz.Ama bunun yerine bir verilmemiş olması da dikkat çekici.Bir köşede ayrıca içecek servisi yapılması da bir başka ilginç husus. "İçtikleri su mu idi" sorusunun cevabı ise bizler için çok açık.

Yemeklerin, padişah dışında, her dört kişi için bir tabakta ortaya konması, sadece Osmanlılarda değil, o dönemde bütün Avrupa'da kabul görmüş bir âdet idi. Bu servis anlayışına göre, sofranın şeref konuğu dışında ki ona daima tek kişilik bir servis hazırlanırdı.En fazla iki kişiye, ama genellikle dört kişiye ortak bir yemek tabağı çıkartılırdı.

"Kuver" kelimesinin anlamı da burada gizlidir.Yemek ortadan müştereken yenirdi.Bunun için kaşık veya bıçak kullanılır ve herkes tabakta önüne düşen kısımdan eliyle alarak bunu bir ekmek dilimi üzerine koyar ve oradan da ağzına götürerek yerdi.Avrupa'da kibar çevrelerde bu tabak niyetine kullanılan ekmek yenmez, ya hizmetkarlara bırakılır ya da sofranın bir köşesinde duran köpeklere verilirdi.

İkinci Murad'ın sofrasının yiyecek ve içecek açısından bu sadeliğine karşın bir şaha yakışır anlamında tek 'şahane' yanı müziğin eksik olmayışı. Bunu gözlemcimiz şu satırlarda dile getiriyor:"Büfenin yanında bir mızıka takımı vardı.Padişah dairesinden çıkınca (mızıka takımı) çalmaya; eski padişahların kahramanlıklarına dair türküler çağırmaya başladılar.Bir çokları da hoşlarına giden parçaları, kendilerine has gür bir sesle bağırıyorlardı.Evvela bu bana garip geldi.Fakat içeri girince gördüm ki, ellerinde büyük telli sazlar vardı.Bunların türküleri yemek başlayıncaya kadar sürdü..."

Sofradaki müzik, gerçekten aristokrat bir tavır olarak öne çıkmakta.Ancak son satırdaki "Bunların türküleri yemek başlayıncaya kadar sürdü" notunun bir başka yönden okunması ise, "yemek başlayınca müzik sustu" demek.Aynı dönemde hatta bugün bile Avrupa'da ve bütün Batı Dünyası'nda yemeğin bir tür eğlence ve keyif olmasına karşılık Türkler özellikle o günlerde yemeği ciddi, ağırbaşlılıkla ve adeta bir vazife duygusuyla yerine getirilmesi gereken bir görev olarak görmekteydiler.Bu konuya Kanuni Sultan Süleyman dönemine ilişkin kısımda başka vesikalar vesileyle bir kere daha değineceğiz.

Fatih devri yemekleri ile ilgili en kayda değer bilgi, yemeklerden çok yiyeceklere ait tutulan kayıtlarda bulunmakta.O dönemde büyük bir özenle tutulan matbahı amire defterlerinde saraya alınan yiyeceklerin miktarları kaydedilmekteydi.Bir örnek oluşturması için Hicri 878 - Miladi 1473 - yılının kışa rastlayan Şaban ayında Fatih'in sarayına alınan yiyeceklerin dökümüne bakalım.

Prof. Ünver tarafından nakledilen bu kayıtta saraya alınan malzeme şöyle kaydedilmiş:64 kantar bal, 544 tavuk, 28 müd pirinç, 61 kaz, 19 kıyye safran, 116 istiridye, 400 balık, 12 miskal misk, 10 kıyye biber, 11 kıyye zeytinyağı, 3 şinik pekmez toprağı, 84 kıyye Eflak tuzu, 13 kıyye nişasta, 51 şişe boza, 616 baş ve paça, 180 işkembe, 649 yumurta...

Listeyi aynı sırayla hem o günün, hem de bugünün mutfak anlayışı bakımından gözden geçirelim.Bal, şekerin yerini aldığı için fazla dikkat çekici sayılmaz. Tavuk çokça tüketilmesi bakımından ilginç.Pirinç zaten pilavın ana malzemesi.Kazın sevilen bir yiyecek olması ilginç.Safran o günün mutfağında bir zenginlik işareti.Bugün ise işlevi çok azalmış, daha doğrusu sınırlanmış bir baharat.Balık tüketimi de o güne göre şaşırtıcı yükseklikte.

Misk neredeyse mutfağımızdan bütünüyle çıkmış bir tatlandırıcı.Biber ise hala yerini koruyan bir başka değerli baharat.Zeytinyağının varlığı, bu Akdenizli yağın daha o zamandan Türk mutfağının eski gediklisi tereyağının yerini bir ölçüde almaya başladığını gösteriyor.Pekmez toprağı, bugün artık neredeyse unutulmuş bir malzeme.Tuzun kökeni ilgi çekici.

Nişastanın varlığı çok olağan.Boza, günümüzde giderek yok olan bir içecek olarak ilgi çekiyor.Burada dikkati asıl baş, işkembe ve paça gibi sakatatın çokluğu çekmekte.Aynı çokluk, yumurta için de geçerli.Listenin bütün yiyecekleri kapsamadığı ortada.Herhalde o ay içinde satın alınması gerekmeyen ve mutfakta önceden bulunan yiyecekler vardı.Mesela tereyağı bunun iyi bir örneği.Öte yandan bazı rakamların yüksek görünmesi insanı şaşırtmamalı.

Sonuçta bu imparatorluk sarayının bir aylık harcaması.Yukarıdaki bilgiye böyle yaklaşıldığında, Fatih döneminde yiyecek ve içecek açısından Saray'da bile israftan ısrarla kaçınıldığı söylenebilir.Bu arada bir de öğünlere ait bilgiye yer verelim.Fatih döneminde günde iki öğün yenmektedir.Bu âdet İstanbul'un alınışından yirminci yüzyılın başına kadar hemen hiç değişmedin süregitmiş görünüyor.

Hemen belirtelim ki o zamanki sabah yemeği bugünkü kahvaltıdan çok farklıdır.Bu kahvaltıdan çok daha doyurucu ve tok tutucu bir sabah öğününe benzer.Sabah yemeği, insanı akşama kadar tok tutmalıdır.Zira ikinci öğün olan akşam yemeği, ancak ikindi namazından sonra yenmektedir.

Bildiğimiz bir ayrıntı ise, sabah yemeklerinde genellikle bir çorba bulunduğu yolunda.Arada ise ufak tefek şeyler yendiğine şüphe yok.Prof. Ünver, yemek dışında konuklara şerbet ikramının bizde o dönemden beri süregelen bir âdet olduğunu söylemekte.Bir de zamansız misafire özellikle imaretlerde bal ve ekmek sunulması âdetinin bulunduğunu biliyoruz.

İmaretlerden söz etmişken, bu dönemde benzer toplumsal işlevi olan toplu yemek yerlerini de analım.Bunların başında medreseleri de içeren külliyeler gelir.Fatih Külliyesi'nde aşhanede pişen bazı yemekleri kayıtlardan bilmekteyiz.

Bunlar arasında maydanozlu pirinç çorbası, buğday aşı, koyun yahnisi, mevsiminde koruk ile pişirilmiş kabak, pazı, pilav, zerde dikkat çekmekte.Ayrıca yoğurt satın alma listesinde yer alan bir başka yiyecek.Baharat olarak ise kimyon göze çarpıyor.Ayrıca yemeklerde kullanılmak üzere soğan ve nohut da listede mevcut.Klasik bir mönü ise, pilav, yahni ve ekmekten oluşmakta.

Hatırlı konuklara zerde ikram edildiğini ve bazen sofrada turşu da bulundurulduğunu biliyoruz.Hatırlı konuklara ikram edilen yiyecekler arasında ayrıca paça ve bal ile yapılmış tarçınlı ve karanfilli kabak reçeli de mevcut.Bizzat sultanın tercihleri ise nispeten daha az bilinmekte.

Bunları 'berayı hassa' adı altında mutfak defterlerindeki kayıtlardan öğrenmekteyiz. Prof. Ünver'in bunlardan naklettiği bazıları şöyle:Tavuk kızartması, lapa, peynirli pide, yumurta, ıspanaklı pide, mantı, borani, çorba, börek, bal, muhallebi, zerde, kaymak, baklava, helva, me'mune helvası, sütlü kadayıf.

İçeceklerden ise pekmez, boza, nardenk, şerbet, naneli üzüm şerbeti ve ayran.Kuru ve yaş meyvelerden ise armut, nar, badem tercih edilenler arasında. İstanbul dışındaki mutfağa ilişkin ilginç bir not, sefer sırasında yenilip içilenlerin kayıtlarında bulunmakta.Mesela Hicri 878 yılındaki Miladi 1473 çıkılan Uzun Hasan Seferi'nde Fatih bir hafta kadar Afyonkarahisar'da kalmış.

Bu sırada sadece kendisine sunulan yiyecekler arasında koruklu ekşili çorba, sebze, salata, baş ve paça, peynirli tarhana, börek ve ekmek ile zerdali, taze erik, armut, üzüm ve elma gibi meyveler bulunduğunu söz konusu kayıtlardan anlıyoruz.Tekrar saraya dönecek olursak, burada padişahın dışında görevlilere de yemek çıkarılmaktadır.

Yemek çeşitlerine gelince, bunların fazla olmadığı kaydedilmekte.Sarayın doğal misafirlerine, çoğunlukla tek çeşit ama doyurucu miktarda yemek verilmektedir.Bunların arasında lahana çorbası, yoğurtlu pazı, yoğurtlu tutmaç, baş ve paça, yumurtalı lapa, pekmezli yoğurt tatlısı, baklava bulunduğunu bilmekteyiz. Ayrıca saraydaki misafirlere ayran veya şerbet sunulduğu biliniyor.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak açısından en geniş sınırlara ulaştığı dönem olarak dikkati çeker.Bu aynı zamanda zenginliğin ve refahın da zirveyi çıktığı dönemdir.Bu yıllarda imparatorluk kelimenin gerçek anlamıyla bir cihan imparatorluğu dönüşmüştü.

Bu döneme ait yiyecek içecek konusunda en yalın ve gerçekçi bilgileri ile bir İspanyol esirin anılarında bulmaktayız.Bunlar hep her ne kadar bir yabancının kaleminden aktarılmışsa da, kitapta tek taraflı ve önyargılı bir tutumdan söz edilemez.Aksine, daha sonra Batı dünyasında çokça moda olacağı üzere, yazar Türkleri anlatırken adeta Batı dünyasının çarpıklıklarını ortaya sermekte ve bir tür özeleştiri yapmaktadır.

Ayrıca söz konusu İspanyol esir, kendisini hekim olarak tanıtmış ve bu alanda bazı başarılar elde etmiş olduğu için Türkler arasında itibar görmüştür.Nihayet, asıl adanı bilmediğimiz bu kişi, Türkleri yakından tanıyacak kadar Osmanlı İmparatorluğu ve özellikle İstanbul'da uzun yaşamış bulunmaktadır.

Adını vermeyen tutsak, bir süre Kaptanı Derya Sinan Paşa'nın evinin yapımında çalıştırılır.Bu sırada işçilere yemek de verilmektedir.Anılarda bu yemek, "Yemeğimiz kocaman kocaman kazanlarda pişirilen bakla ve veya mercimek" diye tasvir edilir.Ancak, bu cümlenin hemen ardından, "Ama, her kaşığı daldırana, bir bakla veya mercimek tanesi yakalamak kısmet olmuyordu" denir.

Anlaşılan bakla veya mercimek o zamanlar da hem besleyiciliği hem de tok tutması açısından tercih edilen yoksul yemekleri arasındaymış.Tanelerin azlığı ise, sadece yemeğin kalitesine işaret etmesi bakımından dikkat çekiyor.Buna karşılık, Türklerin daha o zamanlarda bile Avrupalılara uzak bir kavram olan 'iyi suya olan meraklarını yansıtması bakımından önemli.İspanyol esir, "Bereket versin, içtiğimiz taze ve tatlı bir suydu" diye ekler.Bu suyun, yakınlardaki İbrahim Paşa'nın yaptırdığı bir hayrattan elde edildiğini ve bunun büyük ve suyu gür akan bir çeşme olduğundan söz eder.

Kitaptaki adıyla Pedro, yani İspanyol esir, hekim olarak itibar gördüğü bir gün kölesi olduğu Sinan Paşa'nın hastalanması üzerine tedavi etmesi için Paşa'nın sarayına çağrılır.Bu ziyareti sırasında başından geçenleri anlatırken,"Eski ve Ortaçağlarda yetişmiş ünlü hekimlere dair söylediğimi ispat için, hazır bulunan iki kişiye, mahsus yanıma aldığım bir kitaptan parçalar okuttum" der ve ekler "Bunlardan biri, Paşa'nın aşçıbaşı, okumuş, sevimli ve Latince bilen bir Alman'dı.Öbürü, ilahiyat bilgini Venedikli bir dönmeydi."Osmanlı Kaptanı Deryası Sinan Paşa'nın sarayındaki okumuş, anadili Almanca'nın dışında o devrin kültür dili olan Latince'yi bilen Alman bir aşçıbaşı! Size de ilginç gelmedi mi?

"Size Sinan Paşa'nın nasıl yemek yediğini anlatayım. Yüksek tabakanın ne türlü yediğini bundan çıkarabilirsiniz; başka bir örnekten, orta hallilerin ne biçim yediğini öğrenirsiniz; ve Sinan Paşa'nınkine biraz daha debdebe katarak da büyük Senyör'ün nasıl yediğini anlarsınız."

Bu girişten sonra hemen yemeklere geçmez ve dönemin sofra adabına ilişkin önemli ipuçları içeren satırları yazar."Yere oturmaları âdet olduğu gibi, yemeklerini de yerde yerler. Halılar kirlenmesin diye sofra örtüsü olarak yere at derisinden veya at derisine benzer kalın ve renkli bir sahtiyan sererler. Peçete ödevini görmek için de, dört kenarından dizlerin üstüne çekebilecek kadar geniş bir bezi derinin üzerine yayarlar. Komüyonlarda kilisede yapıldığı gibi. Yere serilen deriye 'sofra' derler.O memlekette, bir senyörün sofrasına dahi meyve, bıçak, tuzluk, tabak konmaz."

Sofrada meyve eksikliği dikkat çekmiş ki, bunu "Yemiş yemezler mi?" yolunda bir soru izler. Cevap, "Çok yerler ama, yemeklerde değil" dir. Sofrada bıçak kullanılmaması da, etlerin genellikle büyük parçalar halinde sofraya getirildiği Batı dünyası için ilginç bir ayrıntıdır. Yemeklerin nasıl kesildiği sorusuna verilen cevap da bu merakı giderir: "Pide dedikleri bir çeşit ekmekleri vardır.Bunları üçe bölüp sofraya getirirler.Parçalar ufak tabak görevini görür.Herkes etini, kendi pide parçasının üstüne koyar."

Aslında burada yukarıda değinilen Batılı âdete benzerlik bulmak mümkün Hazırlanacağı üzere, Ortaçağ'da Batı'da en aristokrat sofralarda bile aynı işi görmek için sofraya ekmek dilimleri konduğundan ve ortadaki tabaktan etini alanların lokmalarını bu ekmeğin üzerine koyarak yediklerinden bahsetmiştik.

Ancak sofrada tuzluğun bulunmaması, yazarın Türkler lehine bir iddiasına temel oluşturması açısından önemlidir.Bunu "Tuza lüzum yoktur. Çünkü aşçıları o kadar ustadır ki, yemeklere gereken bütün çeşniyi verirler" diye açıklar.

Debdebeden çok, zarif bir ayrıntı da sofrada hizmet eden görevlilerin giyim kuşamı ile ilgili. Pedro bundan çok etkilenmiş olmalı ki, bunları uzun uzun anlatır. "Sinan Paşa'nın konağında, 'çaşnigir' denilen kırk kadar içoğlanı vardı. Başlarına "çaşnigirbaşı" derler. Bizde karşılığı 'metrdotel'dir. Gündelikleri bir buçuk riyaldir. Bütün işleri Paşa'nın sofrasına yemekleri taşımaktır. Sırf bu iş için hususi bir şekilde giyinirler.

Her yıl Paşa, kendilerine iki kat elbise verir; biri ipekli, biri de ince dokuma.Başlarına geçirdikleri, yeniçerilerin uçları yatırtmalı üsküflerine benzer; bir farkla, renkleri aldır." Daha sonra açıklamalardan bu hizmetkarların bu süslü elbiselerini Paşa ile ara sıra dışarı çıktıklarında da giydiklerini öğreniyoruz.Bu konudaki bir başka ayrıntı da, bellerine "kuşak" olarak bir karış eninde, gümüş telden örülü ve zırh gibi kemer sardıkları.

Yemek kaplarına gelince, bunların sadeliği İspanyollar için gerçekten şaşırtıcıdır.Birinin "sahanlar gümüş müdür?" sorusuna Pedro, "Her şeyden önce biliniz ki, şeriatları gümüş kaplarda yemeği içmeyi, gümüş tuzluk, gümüş kaşık kullanmayı men eder" diye cevap verir.Sonra padişah, Kanuni Sultan Süleyman'ı kastederek, "Ulu Türk olsun, prens olsun, büyük veya küçük olsun, şeriatlar buna yetki vermez" der.

Bir hükümdarın gümüş takımları olmaması dinleyenleri şaşırtmıştır.Böyle birisinin değerli sofra takımları olup olmadığını tekrar sorduklarında cevap açıktır: "Vardır.Her türlüsü ve en fevkaladesi vardır.Ama kendi yaptırmamıştır.Kocaman şamdanları da vardır.Ama kendi yaptırmamıştır.Bunlar Venedik'ten, Fransa'dan, Macaristan'dan, Hırvatistan'dan gelmiş hediyelerdir.Hazinesinde saklı tutar, kullanmaz.Sinan Paşa'nın da şuradan buradan hediye edilmiş bir çok gümüş takımları vardı, ama o da kullanmazdı."

Bunun nedenini ise, şeriate dayanarak böyle davrandıklarını yineleyerek açıklar.Türkler, İspanyol esire göre, "Dünyada gümüş kaplarda yiyenler bunu ahirette yapamazlar" derlermiş!Öyleyse nasıl kaplarda yemek yenirdi?Sahanları nedendir?İspanyol gözlemcimiz bunu "Bakırdan" diye cevaplar.Sonra ayrıntılara girer."Bakırı İngiltere'de işlenen 'peltre' den daha güzel işlerler.Biz nasıl şimşiri veya bir başka ağacı tornada işleyip türlü türlü şeyler yaparsak, onlar da bakırı işleyerek yaparlar.Diledikleri biçimi verdirdikleri bakır kaplar kalaylatılınca gümüşü andırır. İşte Ulu Türk'ün de, ileri gelenlerin de kullandıkları, bu çeşit kapaklı sahanlardır.Bunları eskidikçe yeniden kalaylatırlar.Ucuza çıkar ve yepyeni gözükürler."

Nedense bardak konusu da İspanyolların ilgisi çeker.Sinan Paşa'nın ne tür bardak kullandığı sorusuna verilen cevap, "senyörlerin en çok kullandıkları porselen bardaklardır" yolundadır.Bunun nedeni ise, zehrin bardağı çatlatıp kendini belli ettiği yolundaki inançtır.

Ayrıca kalaylanmış bakırdan kulpsuz ve ayaklı bir çeşit kap daha bulunduğu belirtilir.Bunların bir litre büyüklüğünde (bugünkü hesapla yaklaşık beş bardak iriliğinde) olduğu da kaydedilir.Porseleni pahalı bulanların bu bakır tasları tercih ettikleri, buna karşılık hali vakti yerinde olup da porselen yerine bu bakır kapları tercih edenlerin de çok olduğu söylenir.

Cam ise bilinmekle birlikte pek yaygın gibi görünmez.İspanyol esir, "Venedik işi ince bardaklar bulunur. Fakat, her şeyde olduğu gibi, bize benzememek için kullanmazlar" yolunda bir açıklama yapar.Sonra da ekler, "Hem ne diye cam bardak kullansınlar? Cam kaplar reçel meçel gibi şeyler için onlara da yarar."

Biraz da servis konusuna girelim. İspanyol esirin notlarında bununla ilgili şu gözlemler var: "Çaşnigirlik eden içoğlanları, ellerinde kapaklı sahanlar, iki sıra olarak mutfağa gidip yemekleri alırlar ve aynı düzenle sofraya getirirler. 'çaşnigirbaşı' sofraya önce kendi sahanını koyduktan sonra, yanındakinin sahanını alıp koyar. Yanındaki, kendi yanındakinin; ve o da, öbürünün sahanını alıp geçirir. Ve bu tertip üzere, bütün sahanlar 'çaşnigirbaşı'nın eline geçip Paşa'nın sofrasını bulurdu. Yenen yemekler, gene aynı tertiple geri götürülürdü."

Peki böyle bir sofrada kimler bulunurdu? Bunun cevabı, bugünkü toplumsal anlayışla çelişir...Yazar, bu şaşkınlığı kolayca tahmin ettiği için bunu büyük bir keyifle aktarır: (Muhteşem bir cihan İmparatorluğu'nun Kaptanı Deryası ve hatta Sadrazam kaymakamı Sinan Paşa ile) "Kendi kölesi olmamak şartıyla, herkes birlikte yemek yiyebilirdi!Kölelerinden valiliği dahi yükselmiş olanlar vardı.Ama bunlar birlikte yiyemezlerdi.Doğrudan doğruya kendi adamlarından olmadıktan sonra, bir aşçı yamağı bile sofrasına oturabilirdi.!!!"

Yazar şu gözlemini aktarmadan geçemez:"Yemek yönünden aralarında ayrılık yoktur.Kimseyi tanımadığı halde gelen biri, ayakkabılarını çıkartıp sofraya oturabilir ve eline bir kaşık alıp yiyenlere katılır.Yemeğini bitirince Allah'a şükrederek, 'sofrayı kaldırın' derdi!"

Ünlem işaretleri İspanyol esir ve Paşa'nın hekimi kitabın yazarına değil, bu satırların yazarına ait.Çünkü böyle bir durumu bir Türkün, yirminci yüzyılın sonunda bile anlayabilmesi gerçekten çok güç.Konu o kadar ilginç ki, 'Pedro' bazı açıklamaları yapmayı sürdürür."Baş kahyası ve aşçıbaşı Paşa'nın yemeklerinden yemeğe yetkiliydiler.Ama, gene de birlikte değil.Köle olmayan yirmi dört Türk uşağı vardı.(...) Ödevleri, çektirme ile denizden gezmeğe çıktığı zaman kürek çekmekti. Bunlara 'kayıkçı' denir.İşte adamlarından yalnız bu kürekçiler, kendisiyle birlikte yemek yiyebilirlerdi."

Tekrar sofraya dönelim.Yemek bitince sahanların sofradan nasıl kaldırıldığını yukarıda görmüştük.Anlatılanlara bakılırsa bunlar mutfağa değil, Hazinedarın sofrasına götürülmekte.Burada oda hizmetini gören iç oğlanlarla haremağaları kalanları yiyorlarmış.

Yaklaşık elli kişilik grup, ki içinde İspanyol gözlemcimiz de var, yedikten sonra sıra bu kez artık yarı miktarına inmiş yemekler diğer içoğlanlarına götürülmekte imiş.Onlar da yiyebileceklerini yedikten sonra sofraya konağın terzileri, kunduracıları, demircileri silahçıları, kuyumcuları ve diğerleri otururmuş.Yazar, "Yemekler bir çok elden geçtiği için, hele et olarak, iyi bir şey kalmazdı" diyor.Bu arada ayrı yiyen kahya başı ve aşçıbaşının sahanlarının da, artanlarının yenmesi için öbür hizmetkarlara gittiği belirtiliyor.

'İyi bir şey', hale et kalmamasına rağmen bu döngü içinde sona kalan acaba aç mı kalıyordu? Bunu İspanyol esirin notlarında kolayca bulmak mümkün."Bu münasebetle şunu da bilin ki" diyor, "Bütün ev halkını tek bir kişi kalmadan doyuracak kadar pişirecek yemeklerden köpeklere, kedilere ve havada uçan kuşlara da bir şeyler kalmalıdır.Bunlara da artmaması, hem büyük günah, hem de uğursuzluk sayılır."

Bir de mutfak alet ve edevatı üzerine birkaç küçük ayrıntıdan söz edildiğini belirtelim. "Yemek pişirilen kaplar büyük müdür?" sorusunu fırsat bilen 'Pedro' bundan yararlanarak Türklerin o dönemde kullandıkları mutfak aletlerinden bazılarını kısaca tanımlar:"(Yemek pişirilen kaplar) Konak halkına gereken yemekleri pişirebilecek kadar kocamandır.Kazana benzerler.Yalnız kulpsuz ve ağızları biraz daha dardır. 'Tencere' denir ve tornada işlenmiş kalın bakırdan yapılır."Tepsi" dedikleri, gene bakırdan, altları düz ve kenarları yüksek bir kapları da vardır."

Yemeklere gelince...bu konuda hatırlarda epey bilgi mevcut.Çoğu hem döneme ait, hem de Türk mutfağının geçmişten bugüne uzanan çizgisi içinde tutarlı bilgi. Bir kısmı ise, yazarın ancak kısıtlı bir bölge ve grup içinde yaşamış olmasına bağlanabilir gibi görünen çelişkiler içeriyor.Mesela Türklerin baş ve sakatattan hoşlanmadıklarına dair not pek inandırıcı görünmemekte.

Bu konuda Fatih'in sarayına ait mutfak defterlerini hatırlayın.Ayrıca Türkler gibi Orta Asya'dan bu yana hayvancılıkla birinci dereceden ilgilenmiş bir toplum için böyle bir şey kolay kabul edilebilir değil. Hele bu geleneğin başta İstanbul olmak üzere günümüz Türkiye'sinde bile hala geçerli olduğu düşünülürse!

Biz sözü yine İspanyol gözlemcilerimize bırakalım."Her gün yedikleri "pilav" denilen pirinç yemeğidir.Koyun etinden et suyu ve inek yağı ile pişer. Sulu değildir.Tane tanedir."Pilav'a" ufacık, çekirdeksiz İskenderiye üzümü de karıştırdıkları olur.

'Pilav'la, bizde yenilen karanfilli salça veya bal yerine, parça parça edilerek pişirilmiş salçalı semiz koyun eti iyi gider.Badem taneleri karıştırılmış taze ve kuru erik hoşafı da iyi gider Pirinçten 'zerde' dedikleri koyu ve sarı renkte bir şey daha yaparlar.Bu çok bal ister. Pirinçle yaptıkları üçüncü yemek de 'tavuk çorbası'dır.

Tavuğu parçalayıp biber de katarak pirinçle pişirirler.Bir şeyi iyi bilesiniz, inek yağı katmaksızın hiçbir yemek pişirmezler.Kızartma, yahni, kavurma, mercimek, nohut olsun, mutlaka yağ katarlar. Ekmeği bile yağa bularlar."

Sinan Paşa'nın sofrasında en lezzetli yemek dereotlu, nohutlu ve soğan kuzu yahnisiydi.Sık yedikleri ıspanak da lezzetliydi.Daha sayayım:Etli, kabukları soyulmuş buğday veya şehriye; üzerine limon sıkılan mercimek yemeği; asma zamanı, biberli ve baharlı yaprak dolması; mevsimi olunca, patlıcan ve kabak dolmaları; mevsim geçince, kağıt gibi ince yufkalara sarılı kıymalı börekler.

"Yemekte ayrıca salça istememeli, kullanmazlar." Meyvelerle ilgili daha önce yazılanlara ek olarak, ilerleyen sayfalarda İstanbul'da yenen meyveler ile ilgili daha ayrıntılı bilgi verilmekte.Burada yazılanlardan anlaşıldığına göre dönemin başkentinde meyve yetiştirilirse de büyük kısmı yine de taşradan-yani İstanbul dışından-getirildiği halde çok boldur.Hele kuruyemişin bolluğu daha dikkat çekicidir.

Kuruyemişler arasında incir, üzüm, badem, ceviz, fındık, kestane sayılır.Üzümün pek bol, hatta her çeşidinin bulunduğu özenle kaydedilir.Diğer meyvelere gelince bunları İspanyol yazarımız şöyle anlatır:"Kiraz pek boldur; vişne azdır, sevmezler de; üzüm gibi kurutup kaynatarak şerbetini içerler, tadı fena olmaz.Vişne İtalya'da da azdır, en çok Bolonya'da bulunur ve adı 'maraska'dır.

Kastilya'dan dışarı çıktınız mı, Kudüs'e değin geçeceğiniz bütün yerlerde, 'dilimli elma' veya 'yarma erik' göremezseniz, ama İstanbul'da 'mis elması' dedikleri ve bizim 'dilimli elma'larımız kadar lezzetli ufak ufak elmalar bulunur.Armut, elma, kavun pek boldur ve bizdekinden çok ucuzdur.Sinan Paşa, Ulu Türk'ün vekili olarak İstanbul'u idare ederken, konağa hediye çok yemiş gelirdi.Bir kez, karadan yirmi günlük yoldan Büyük Senyör'e getirilen çeşitten sekiz kavun getirdiler.

Tatlarını anlatamam.Çürümeye yüz tutmuş olanların tatları bile, en iyi kavununkilerden üstündü.Çekirdekleri soyulmuş badem içini andırıyordu.Merak ettim, nerede ve nasıl yetiştirildiğini getirenden sordum.'Irak'ta,şimdi adını hatırlamadığım bir suyun kenarında dedi.Kumu biraz deşerler ve su çıkınca iki üç çekirdek atıp örttükten sonra, kendi kendine yetişirmiş.Bunlar elbette gündelik yemekler.Yazar, bazen et kızartması ve kebap da yenildiğini söylemekle birlikte, "ama genel olarak yedikleri, söylediklerim" diyor.

Ancak öte yandan zaman zaman gerçekleştiği anlaşılan büyük şölenler de var. Nitekim, bir ara Sinan Paşa'nın Donanma komutanlarından Dorgut'a verdiği iki ziyafette "kanatlıların her çeşidi, türlü hamur işleri, oğlak ada tavşanı, kuzu neler yoktu" diye mönü sayılıp dökülür.Yukarıda adı anılmayan bazı yiyecekler ise, kitabın başka yerlerinde anlatılıyor.

Bunların en ilginci av hayvanlarının yiyecek olarak sofralarda neredeyse hemen hiç görülmemesi.Yazarın bilgisi dışında olduğundan, Müslümanlıkta Hz. Muhammed'in avcılıktan hoşlanmamasını örnek alanların bu âdete pek hoş gözle bakmamasının rolü elbette belirtilmiyor.

Yazar, İstanbul'a yakın yerlerde (...) Büyük Senyör'den başkası avlanamaz diyor. Elbette sadece padişahın avlanabilmesi de av hayvanlarının mönülerin dışında tutulmasının o dönemdeki en önemli nedeni olsa gerek.Yalnız bir kere kendisi Sinan Paşa'ya "emredin, size birkaç keklik getirsinler" dediğini ve bunun üzerine valilere haber salındığını ve kekliğe boğulduklarını anlatıyor.Yine de Türklerin bu tür egzotizmden uzak olduklarını iğdiş edilmiş horoz ve tavuk gibi, temini hiç de zor olmayan, yiyeceklere meraklı olmamalarını kaydederken, açıkça söylemese bile, hissettiriyor.

Bir ara 'havyar'dan söz eden İspanyol esire, bunun ne olduğu sorulduğunda,"Karadeniz'de tutulan büyük balıkların beyinlerinden ve yağlarından yapılan bir çeşit ezmedir." Diye cevap veriyor.Burada bir karışıklık olduğu muhakkak.Doğrularla yanlışlar iç içe geçmiş bulunuyor.Havyarın Karadeniz'deki mersin balıklarından elde edildiği doğru.Yanlış olan bunun balığın beyninden ve yağlarından elde edildiği.

Havyar o gün de bugün de, bu balığın yumurtalarından elde edilmekte, hatta bizzat bu yumurtalara havyar adı verilmekte.Yazarı yanıltan herhalde bunun bizim 'tarama' adını verdiğimiz benzer bir balık yumurtası olması.Ya da belki tane havyar yerine ezilmiş ve bu yüzden biraz da ucuz olan bir türünü görmüştü.Bunu destekleyen bir kanıt da, yazarın "yiyenler Rumlardır. İki dilim ekmeğin arasına sürülür.Denizde en iyi yiyecektir; ateş istemez soğuk yenir. Etle ilgisi olmadığı için perhiz günlerinde yenebilir" açıklaması.

İspanyol yazarın gerçek havyarla taramayı karıştırmış olması ihtimali hem bunu Arap sabununa benzetmesinden hem de ilerleyen satırlardaki sözlerinden daha açık görülüyor: "Bir akça verdiniz mi, bütün ev halkına yetecek kadar alabilirsiniz" diyor.Bu o gün için gerçek havyar için geçerli idiyse, insanlar çok şanslıymış demekten başka söz kalmıyor!

Nihayet kitapta ilgi çekici bir saptama da balık ve deniz ürünleri üzerine yapılıyor. Arkadaşının ağzından seslendirdiği "Lezzetli balıkları varken ve şeriatleri de men etmemişken, ne diye her gün et yerler?" sorusuna, "Balığa düşmandırlar" diye cevap veriyor.Bu vesileyle bir de batıl inancı naklediyor: "(Türkler) şarap içmeyip su içtikleri için, (balık) vücutta dirilir derler ve inanırlar da."

Yazar, Türklerin yoğurda düşkünlüklerini de anlatmadan geçemiyor. Türklerin taze sütü pek sevmediklerini belirten yazar, buna karşılık"ekşisine doyamazlar" diyor ve buna "yoğurt" dendiğini söyledikten sonra "yoğurt dedikleri bize göre ekşidir, ama onlar yoğurttan bizim kremadan hoşlandığımızdan daha çok hoşlanırlar" diye ekliyor. Bir başka yerde de, İspanyol arkadaşına, "Senin beğendiğin 'krema' onlarda da vardır;"kaymak" derler. Ama "yoğurt"u sevdikleri kadar sevmezler" demekten kendisini alamıyor.

Bu arada yoğurdun bütün yıl yapıldığını belirtiyor ve yapımına da kısaca değiniyor:"Sütü maya ile koyulaştırırlar.Maya olarak gene "yoğurt"u kullanırlar. İlk maya incir sütünden yapılır."Bir ara da torba yoğurdundan söz ediyor ve "Mayalanıp koyulaşmış sütü bir torbaya koyup süzerler. Yemek veya içmek istedikleri vakit biraz alıp arzularına göre oranlayarak sulandırırlar" diye aynı zamanda ayranı da adını vermeden anmış oluyor.

İspanyol gözlemcimiz, içecekler konusunda ise, yemekte iken su içilmesinin âdet olmadığını belirtiyor.Ardından yapılan açıklama biraz edepsizce ama, biz yine de aynan aktaralım: "Ama, yemekten kalkınca, çeşmeye veya su bulunan yere gidip öküzler gibi içerler. Yazar, Türklerin yemekte su içmemelerini, yemeklerin Batıdakinin aksine kendi deyimiyle "suluca" olmasına bağlıyor. Bu nedenle de kaşıkla yendiğini söylüyor."Esasen bütün yemekleri sulu olduğundan, bizdeki senyörler gibi, susamazlar."

Gözlemcimiz, bir de şerbet âdetine değiniyor. "Sinan Paşa'nın konağında 'şerbet' denilenden birkaç çeşit bulunurdu.Kiraz, kayısı ve erik gibi meyveler kaynatılıp şeker veya bal katılarak hazırlanır.Bozulur endişesiyle her gün tazesi kaynatılırdı" diyen yazar,"Ziyafetlerde 'şerbet' içirmeden konuklarını salıvermezler" diye küçük bir not da ekliyor.

Kitabın bir başka yerinde de, kahvehanelere ve meyhanelere şerbet satıcılarının da uğradığını ve bunların Türk olduklarını söyledikten sonra, 'sundukları şerbet de ucuzdur' diyor.

Türklerin şarap içmemesine şaşıranlara cevap olarak ise, muhtemelen o günlerde Türkler arasında çok anlatılan Hz. Muhammed ile ilgili bir hikayeyle karşılık verir."Anlatacağımı (Türklerin) bir çok bilginlerinden dinleyip öğrendim. Muhammed bir gün ber bahçenin kenarından geçerken, bir alay gencin zıplayıp atlayarak oynadıklarını görmüş ve eğlenişlerini hoşuna giderek seyrettikten sonra yoluna devam ederek camiye gitmiş.

Akşam camiden çıkıp gene bahçenin kenarından geçerken, bu sefer gençlerin sarhoş olduklarını ve sarhoş olmadan önce aralarında en ufak kışkırtıcı bir şey geçmediği halde, kıyasıya döğüşüp birbirlerini yaradıklarını görmüş. Bunun üzerine sarhoşları ilenip insanları hayvana çeviren şarabı yasak etmiş."Şarabın yasak olmasına karşılık, yazar, üç günlük üzüm suyunun daha şıra olduğu için içilebilir kabul edildiğini söylüyor. Dördüncü gün ise, şaraplaşmış olduğu için, içilemez olduğunu belirtiyor.

Kendisini 'Pedro' olarak tanıtan İspanyol esir, Kanuni Sultan Süleyman'ın Kaptanı Deryası ve Sadaret Kaymakamı Sinan Paşa'nın hekimi, bir yerde çok önemli bir yargıyı dile getirir.Yazar, Osmanlı İmparatorluğu'nun en şaşaalı, debdebeli, tantanalı, zengin ve müreffeh günlerinde bile, üstelik kedisi bu zenginliğin içinde yaşamış olduğu halde, Türklerin yemeğe ve sofra keyfine ilişkin görüşlerini biraz da Batılı âdetlerle bağlı birinin şaşkınlığı ile şöyle anlatır: "(Türkler) Yemeğe pek düşkün değillerdir.

Bana kalırsa yaşamak için yerler, yoksa yemekten zevk duyduklarından ötürü değil.Kaşığı ellerine geçirince sanki aralarında Şeytan karışmış da kovalıyormuş gibi, çarçabuk yerler.İyi bir huyları vardır, yemekte hiç laf etmezler ve fazla eğlenmezler.Karnını doyuran 'Allah'a çok şükür' deyip derhal kalkar ve yerini hemen başkası alır."Küçük bir ayrıntı ama, bugün unutulduğu için bu kısa sofra duasının o zamanlarda "Elhamdülillah, çok şükür ya Rabbi, Allahü Teala Padişahımız'ın bir gününü bin eylesin" olduğunu yazarın kendisinin bir başka yerde belirttiğini söyleyelim.

Günlük Karbonhidrat Gereksinimi


Milli Eğitim Bakanlığı
Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi
Ankara 2006


Günlük karbonhidrat ihtiyacı bireyin yaşına cinsine fiziksel aktivite ve özel durumlarına göre değişmekle birlikte, günlük enerji ihtiyacının ortalama %50-60’ını karbonhidratlar karşılamalıdır.
Örneğin günlük enerji gereksinimi 2000 kkal olan bir bireyin karbonhidratlardan gelen enerji miktarı %60 olduğu düşünülürse;
2000 x (60/100) =1200 kkal
Bir gram karbonhidrat 4 kkal enerji verdiğine göre 122/4 = 300 gram karbonhidrat tüketmesi gerekir.

Cinsiyet ve yaşa göre günlük enerji gereksinimi tablosu ile besinlerin karbonhidrat içeriğini belirten tablo.

YAŞ ERKEK kkal/gün KIZ kkal/gün
1 1180 1160
2 1360 1250
3 1560 1520
4 1720 1670
5 1870 1790
6 2010 1900
7 2140 2010
8 2260 2110
9 2380 2210
10 2500 2300
11 2600 2350
12 2700 2400
13 2800 2450
14 2900 2500
15 3000 2500
16 3050 2420
17 3100 2340
18 3100 2270
19 3020 2200
yetişkin 3000 2200

Besinlerin yenebilen 100 gramlarının sağladığı ortalama karbonhidrat miktarları;
BESİNLER KARBONHİDRAT (g)
Et ve Et Ürünleri:
Sığır eti (orta yağlı) 0
Koyun eti (orta yağlı) 0
Tavuk 0
Tavşan 0
Keçi 0
Beyin 1,2
Yürek 2,0
Böbrek 0,8
Karaciğer 4,5
Akciğer 0
Dil 0,5
Sosis 1,8
Salam 1,1
Balık (orta yağlı) 0

Yumurta ve Süt Türevleri:
İnek sütü (orta yağlı) 5,5
Keçi sütü 5,0
Manda sütü 5,3
Yoğurt 5,4
Taze çökelek 3,2
Kuru çökelek 13,8
Kaşar peyniri 1,4
Beyaz peynir (yağlı) -
Beyaz peynir (yağsız) 3,8
Tulum peyniri 51,8
Süt tozu (yağlı) 37,0
Süt tozu (yağsız) 51,0
Krema (%20 yağlı) 3,7
Yumurta( ikiadet) 0,7
Kuru Baklagiller
Bakla 53,7
Barbunya 57,0
Nohut 56,7
Fasulye 55,9
Börülce 57,2
Mercimek 57,4
Bezelye 61,6

Yağlı Tohumlar ve Kuruyemişler:
Kabak çekirdeği içi 11,4
Ayçiçeği çekirdeği içi 14,5
Karpuz çekirdeği içi 9,4
Susam 13,9
Ceviz içi 13,9
Kestane 43,6
Fındık içi 16,7
Yer fıstığı 18,8
Çam fıstığı 2,4
Badem içi1 6,9
Yeşil fıstık 15,5
Yağlar ve Yağlı Besinler
Sade yağ -0
Tereyağı -0
Zeytinyağı -0
Margarin -0
Öteki bitkisel yağlar -0
Siyah zeytin 1,1
Yeşil zeytin 2,8
Şeker ve Şekerli Besinler
Şeker 99,5
Reçel 73,1
Pekmez 70,6
Bal 78,4
Tahin helvası 53,5
Tahıl ve Ürünleri
Buğday 69,3
Mısır 72,0
Pirinç (az kepekli) 78,0
Pirinç (kepeksiz 78,9
Arpa 68,9
Buğday unu (%80 randımanlı 74,3
Buğday unu (%72 randımanlı) 75,5
Bulgur 69,8
Beyaz ekmek 53,1
Bazlama 55,1
Makarna 76,3
Tarhana 58,8

Sebzeler:
Ispanak 3,5
Semizotu 3,8
Asma yaprağı 15,6
Bakla 9,8
Bamya 8,7
Bezelye 15,0
Enginar 7,8
Domates 4,0
Fasulye 5,4
Lahana 5,1
Hıyar 3,0
Karnabahar 4,0
Yeşil kabak 5,9
Sarı kabak 7,5
Patlıcan 5,1
Marul 3,2
Patates 17,5
Pırasa 13,0
Yeşil soğan 7,3
Kuru soğan 8,9
Pancar 8,7
Meyveler
Elma 14,0
Kayısı 12,7
Muz 23,2
İncir 17,8
Üzüm 16,2
Erik 11,5
Kiraz 13,8
Ayva 14,1
Limon 7,8
Portakal 10,1
Böğürtlen 15,9
Kara dut 19,8
Çilek 7,2
Nar 14,7
Armut 13,3
Şeftali 13,3
Kavun 5,7
Karpuz 6,1

Günlük Yağ Gereksinimi


Milli Eğitim Bakanlığı
Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi
Ankara 2006


Bireyin diyet özelliğine göre değişmekle birlikte günlük alınacak enerjinin %25-35’ini yağlardan sağlanmasıyla, yağ gereksinimi karşılanabilir.
Günlük 3000 kalorilik enerji ihtiyacı olan bir kimsenin, bunun % 30’unu yağlardan karşılayabilmesi için 300x30/100= 900 kalorilik yani yaklaşık 900/9=100 gram yağ tüketmesi gerekir

Besinlerin yenebilen 100 gramlarının sağladığı ortalama yağ miktarları:
BESİNLER YAĞ (g.)
Et ve Et Ürünleri:
Sığır eti (orta yağlı) 18,2
Koyun eti (orta yağlı) 21,0
Tavuk 8,0
Tavşan 5,8
Keçi 9,2
Beyin 8,6
Yürek 4,5
Böbrek 7,0
Karaciğer 4,0
Akciğer 2,4
Dil 14,0
Sosis 27,6
Salam 27,5
Balık (orta yağlı) 8,0

Süt Türevleri:
İnek sütü (orta yağlı) 3,0
Keçi sütü 4,0
Manda sütü 7,0
Yoğurt 2,6
Taze çökelek 5,6
Kuru çökelek 11,7
Kaşar peyniri 31,7
Beyaz peynir (yağlı) 21,6
Beyaz peynir (yağsız) 0,7
Tulum peyniri 11,7
Süt tozu (yağlı) 27,0
Süt tozu (yağsız) 1,0
Krema (%20 yağlı) 20,0
Yumurta (iki adet) 11,5

Kuru Baklagiller:
Bakla 1,8
Barbunya 1,5
Nohut 6,2
Fasulye 1,6
Börülce 1,2
Mercimek 1,3
Bezelye 1,8

Yağlı Tohumlar ve Kuruyemişler:
Kabak çekirdeği içi 47,0
Ayçiçeği çekirdeği içi 45,0
Karpuz çekirdeği içi 45,7
Susam 51,4
Ceviz içi 64,4
Kestane 1,5
Fındık içi 62,4
Yer fıstığı 44,0
Çam fıstığı 51,0
Badem içi 54,1
Yeşil fıstık 53,8

Yağlar ve Yağlı Besinler:
Sadeyağ 98,7
Tereyağı 82,9
Zeytinyağı 100,0
Margarin 81,0
Öteki bitkisel yağlar 100,0
Siyah zeytin 21,0
Yeşil zeytin 13,5

Şeker ve Şekerli Besinler:
Şeker -0
Reçel -0
Pekmez 0,1
Bal -
Tahin helvası 28,0

Tahıl ve Ürünleri:
Buğday 2,2
Mısır 4,2
Pirinç (az kepekli) 1,1
Pirinç (kepeksiz 0,7
Arpa 1,9
Buğday unu (%80 randımanlı 1,5
Buğday unu (%72 randımanlı) 1,5
Bulgur 1,5
Beyaz ekmek 1,1
Bazlama 0,4
Makarna 1,1
Tarhana 3,9

Sebzeler:
Ispanak 0,4
Semizotu 0,4
Asma yaprağı 2,0
Bakla 0,4
Bamya 0,2
Bezelye 0,4
Enginar 0,2
Domates 0,3
Fasulye 0,2
Lahana 0,2
Hıyar 0,1
Karnabahar 0,2
Yeşil kabak 0,2
Sarı kabak 0,2
Patlıcan 0,3
Marul 0,2
Patates 0,1
Pırasa 0,2
Yeşil soğan 0,2
Kuru soğan 0,2
Pancar 0,1

Meyveler:
Elma 0,3
Kayısı 0,6
Muz 0,2
İncir 0,4
Üzüm 0,7
Erik 0,2
Kiraz 0,4
Ayva 0,3
Limon 0,6
Portakal 0,8
Böğürtlen 0,8
Karadut 1,1
Çilek 0,3
Nar 0,7
Armut 0,2
Şeftali 0,2
Kavun 0,1
Karpuz 0,1

Güveçte Bamya


200 gr. kuru bamya
7 su bardağı su
2 adet limon
400 gram kuşbaşı et
2 adet soğan
4 adet sivri biber
1 adet domates
1 çorba kaşığı tereyağı
1 çorba kaşığı salça
Tuz

Bamyayı 3 su bardağı suda 8-10 dakika haşlayın. Bamyaları haşlarken, içine 1 adet limonu sıkın. Parça eti, güvecin dibine yayın. Soğan ve biberleri yemeklik doğrayıp, etlerin üzerine yerleştirin. Haşladığınız bamyaları ilave edin. Domatesi koyup, halka biçimde dilimleyin. Bamyalarımı zerine kapatın. Tereyağını nohut büyüklüğünde parçalara ayırın. Domatesleri üzerine doğayın. 4 su bardağı suya tuz atıp, kalan 1 adet limonu sıkın. Salçayı ilave ederek, karıştırın. Hazırladığınız bu sosu güvece dökün. Gü-vecin kapağını kapatıp, ocağa koyun. Kaynadıktan sonra kısık ateşte 20 dakika daha pişirip, servis yapın.

Güveçte Etli Nohut


125 gr (1/2 su bardağı) nohut
2 çorba kaşığı rafine yağ
750 gr dana eti (kuşbaşı doğranmış)
1+1/4 su bardağı et suyu
6 çorba kaşığı domates salça
1 limon (çok ince dilimlenip, çekirdekleri ayıklanmış)
1+ 1/2 çorba kaşığı maydanoz (ince kıyılmış)
1 kahve kaşığı tuz
1 kahve kaşığı karabiber

Nohutları bir gece soğuk suda bırakınız. Nohutların suyunu süzüp, orta boy bir tencereye koyarak, üstlerini örtecek kadar suyla orta ateşte kaynatınız. Su kaynamaya başlayınca ateşin altını kısıp, ağır ateşte 2 saat pişiriniz.
Nohutları süzüp bir kenara bırakınız.
Önce, fırınınızı orta sıcaklığa (180°C) getirip, ısıtınız.
Yağı büyük bir güveçte harlı ateşte kızdırıp, etlerin her tarafını kızartınız. Et suyu ve domates salçasını katıp, iyice karıştırdıktan sonra ateşin altını kısınız.
Önce limon dilimlerini, sonra nohut, maydanoz, tuz ve biberi ekleyiniz.
Güvecin kapağını kapatıp, fırında 1,5 saat, çatal etlere kolayca batana kadar pişiriniz. Güveci fırından alıp, etli nohutunuzu güvecinde servis ediniz.

Güveçte Gürcü Çorbası


Hamuru için:
Tuz
200 gr un
Alabildiği kadar su
Çorbanın sosu:
50 gr margarin
1 yemek kaşığı biber salça
1 yemek kaşığı domates salça
Karabiber
Kuru nane
Toz biber
1 kase Haşlanmış nohut
İç harcı için:
100 gr soya kıyması
1 adet kuru soğan
1 yemek kaşığı salça
Tuz
Karabiber

Hamur malzemelerini karıştırıp sertçe bir hamur elde edin. Üzerini bir bezle örtüp dinlendirin. Buarada kıyma harcı için, soğanı incecik kıyıp diğer malzemelerle birlikte karıştırma kabına alıp güzelce karıştırın.
Hamuru beze yapıp sırayla incecik açmaya başlayın. Hamur malzemerinden yalnızca bir beze çıktığı için bezelere ayırın diyemicem. Ama geniş aileler için hazırlanıyorsa elbette malzemeler iki katına çıkarılacağı için hamur da muhtemelen bezelere ayrılacak kadar bereketli olacaktır.
Açtığınız bezeyi mantı hamuru keser gibi küçük karelere kesip içlerine soya kıyması harcından koyup üçgen muska şeklinde kapatın. Kapatma işlemi tamamen değil de kısmen kenarlarını yapıştırıp uç kısmını açık bırakma şeklinde olursa daha iyi olur. Böylece hem kıyma harcınızın da piştiğinden emin olursunuz hem tatarlarınızın dağılma olasılığı ortadan kalkar.
Hamur kapatma işlemi bitince derince bir tencereye yeterince su koyup kaynatın. Kaynayan suya az sana margarin ekleyin ki hamurlarınız yapışmasın. Tatarları suya atıp 15-20 dakika haşlayın. Haşlanmış nohutu ilave edin.
Başka bir tavada sosunu hazırlamak üzere, sana margarinde salçaları, toz biberi ve naneyi yakıp çorbanızın üzerine gezdirin. Tuzunu, karabiberini ve suyunu ayarlayıp altını kapatın.


Güveçte Kavurmalı Nohut


2 su bardağı haşlanmış nohut
250 g AYTAÇ KAVURMA
2 adet kırmızı biber
1 adet kuru soğan
1 çay bardağı sıvı yağ
30 g tereyağı
1 yemek kaşığı domates salça
Tuz ve çekilmiş tane karabiber

1 Bir tencerede yağları kızdırdıktan sonra ince ince kıyılmış olan soğanı kavurun.
2 Kırmızı biberleri ilave edin ve kavurmaya devam edin.
3 Salçayı da soğan karışımına ekleyin ve kavurmaya devam edin.
4 AYTAÇ KAVURMA yı salça soğana ilave edin.
5 Güveç kabına önceden haşladığımız nohutları, kavurma ve salça soğanı, tuz ve karabiberi ilave edin.
6 Üzerine iki parmak geçecek kadar suyu ilave edin.
7 Kısık ateşte 10-15 dakika kadar pişirdikten sonra servis yapın.


Güveçte Nohut


2 su bardağı haşlanmış nohut
1 soğan
1 çorba kaşığı salça
3 domates
2 sivribiber
2 kırmızıbiber
3 defne yaprağı
1 çay bardağı zeytinyağı
Tuz
Karabiber
1 çay bardağı rendelenmiş kaşar peyniri

Piyazlık doğranmış soğanı zeytinyağında 5 dakika kavurun. İçine salça ve rendelenmiş domatesi ekleyip 5 dakika pişirin. Bu karışımı sivribiber, kırmızıbiber, defne yaprağı ve haşlanmış nohutla harmanlayıp güvece koyun. Üzerine çok az su ekleyip 200 derecedeki fırında 20 dakika pişirin. Rendelenmiş kaşar peynirini üzerine koyup hafifçe kızarana kadar fırınlayın. Sıcak sıcak servis yapın.

Güveçte Nohut


1,5 su bardağı haşlanmış nohut
1 adet soğan
1 adet sivribiber
1 adet kırmızı biber
1 çorba kaşığı salça
2 adet defneyaprağı
1 bardak su
1 çay bardağı zeytinyağı
2 adet domates

Rendelenmiş soğanı yağda beş dakika kavurun. Salça ve rendelenmiş domatesi ekleyip beş dakika daha kavurun. Doğranmış sivri biberi, kırmızı biberi, defne yaprağını, nohudu, tuz ve karabiberi ekleyip bir güveç kabına koyun. Üzerine çok az su ekleyip 200 derecedeki fırında pişirin.

Güveçte Nohut (Tokat)


1 kg nohut
500 gr kıyma
2 yemek kaşığı biber salça
100 gr margarin
4 adet biber
4 adet domates

Nohudu yıkayıp ortadan ikiye kesip yan yan doğrayın. Güvecin altına önce kıymayı bırakın sonra fasulyeleri, biberi, domatesi bırakın, en üstüne domatesleri bırakın, üzerine de margarini bırakın, 1 su bardağı sıcak suya salçayı karıştırıp üzerine bırakıp kısık ateşte ağır ağır pişirin.

GÜVEÇTE SÜTLAÇ


240 gram pirinci yıkayıp temizleyiniz. Yeteri kadar su ve nohut kadar tuz ile tencereye koyup ateşe vurunuz. Pirinç ve bir miktar kola koyarak, lapa kıvamına gelinceye dek pişince 1,280 kilogram halis sütü yavaş yavaş boşaltıp karıştıra karıştıra 385 gram şeker ilâve ederek orta ateşte iyice pişirdikten sonra güvece boşaltıp orta ısıdaki fırına sürünüz. Bir süre sonra kaymaklanıp kızarınca fırından çıkararak soğuyunca servis yapınız.

Güzel Mantı Yapmak İçin


Mantı, ülkemizde severek yenen yemeklerin başında gelir. Fakat bu doyurucu hamurlu yiyecek Anadolu insanı için çok eski tarihlerden beri bilinen bir yemek. Mantının daha lezzetli ve kıvamlı olması için, hazırlarken bazı noktalara da dikkat etmeniz gerekiyor: Mantıyı haşlarken, kaynar tuzlu suya ilave ederek haşlayın. Mantıyı ocaktan almadan 1 dakika önce üzerine 1 su bardağı kadar soğuk su gezdirin ki, mantılar diriliğini kaybedip yapış yapış olmasın. Mantıları haşladığınız suya 1 -2 çorba kaşığı sıvıyağ ilave etmek de yine yapışmasını engeller. Mantı hamurunun daha lezzetli olması için 1 adet yumurta ilave edebilirsiniz.
Bazı yörelerde mantının içine kıyma yerine mercimek, lor, nohut, tavuk, ıspanak, mantar ile hazırlanan içler konur. Kullanılan malzeme ve yöreye göre "Hingel", "İnkal" "Velemse" , "Perenek", "Şelame" "Piruhi" "Tatar mantısı" "Paşa mantısı" "Yağ mantısı" "Tavuklu mantı" gibi isimlerle de anılır. Ayrıca yörelerine göre mantıların sosları ve pişirme özellikleri farklılıklar gösterir. En küçük ve en zor yapılan mantı "Kayseri mantısı"dır. Hatta Kayseri'de eski zamanlardan beri "bir kaşığa 40 tane mantı sığdırmayan gelin marifetli sayılmaz" gibi bir rivayet bile süre gelmektedir...

Hacı Çorbası


500gr kemikli kuzu eti
1 su bardağ nohut
1 adet yumurta
2 yemek kaşığı margarin
1 su bardağı un
1 tatlı kaşığı pul biber
1 tatlı kaşığı tuz

500 gr kemikli kuzu eti üzerini çıkmayacak kadar su ile birlikte haşlanır. Hamuru için; unun üzerine 1 yumurta kırılır ve 1 çay kaşığı tuz atılır. Azar azar su eklenerek kulak memesi kıvamında bir hamur yoğrulur. Açılan hamur katlanır ve ince şeritlere kesilir. Kesilen hamur şeritleri de küp küp doğranır. Haşlanan etler çıkartılır ve etin suyu da çorbanın pişirileceği tencereye süzgeçten geçirilerek dökülür. Etler didiklenip 1 çay kaşığı tuz ile birlikte et suyuna atılır. 1 su bardağı haşlanmış nohut eklenip kaynatılır. Kaynayan çorbaya hamurlar eklenir ve yumuşayana kadar pişirilir. Pulbiber, 2 yemek kaşığı margarinle kızdırılıp pişen çorbanın üzerine dökülür. Hacı Çorbası servise hazırdır.

Hacı Çorbası


500 gr kemikli kuzu eti
1 su bardağ nohut
1 adet yumurta
2 yemek kaşığı tereyağı
1 su bardağı un
1 tatlı kaşığı pul biber
1 tatlı kaşığı tuz

500 gr kemikli kuzu eti üzerini çıkmayacak kadar su ile birlikte haşlanır.
Hamuru için; unun üzerine 1 yumurta kırılır ve 1 çay kaşığı tuz atılır. Azar azar su eklenerek kulak memesi kıvamında bir hamur yoğrulur. Açılan hamur katlanır ve ince şeritlere kesilir. Kesilen hamur şeritleri de küp küp doğranır.
Haşlanan etler çıkartılır ve etin suyu da çorbanın pişirileceği tencereye süzgeçten geçirilerek dökülür. Etler didiklenip 1 çay kaşığı tuz ile birlikte et suyuna atılır. 1 su bardağı haşlanmış nohut eklenip kaynatılır. Kaynayan çorbaya hamurlar eklenir ve yumuşayana kadar pişirilir. Pulbiber, 2 yemek kaşığı tereyağı ile kızdırılıp pişen çorbanın üzerine dökülür. Hacı Çorbası servise hazırdır.


Hacıbenlioğlu (Isparta)


BA Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

MG Adım Mustafa Gülata, okuduk, daha sonra devlet memuriyeti oldu şimdi de burayı işletiyoruz.

BA Siz okurken ya da çalışırken burası nasıl gidiyordu?

MG Burada biz 5. nesiliz, benden önce babam, dedem ve onun babası işletiyordu, buranın başlangıcı 1833 yılıdır, Türkiye’nin en eski lokantasıdır.

BA Evet bu tarifi görünce gözlerime inanamadım, tarihi bir işletmesiniz.

MG Aslen Ispartalıyız ama Bir kökümüz de Kütahya'dan Hacıbenli sülalesi diye geçer, dedem, babam yıllardır burayı işletiriz. Esasımız kasaplık ve tahin helacılıktır. Eskiden bu anlamda lokantalar olmadığı için aş evleri, aşçı dükkanları varmış, bizde kasaplıktan kebapçılığa geçmişiz. Daha sonra kıyma makinesi çıkınca şiş köfte, köfteler, kıymalı pide gibi ürünlere de geçmişiz.

BA En çok tercih edilen ürününüz bu kebap.

MG Tabi ama her şey kebap değil, kıymadan, domatesten ya da kıyılmış etten kebap olmaz.

BA Konya fırın kebabından farkınız nedir?

MG Konya'nın ki fırında haşlama ettir, eti leğen kapta suyla, tuzlayıp atarlar fırın içinde 2:30 - 3 saat pişer, yani hem yağ hem su vardır. Fakat bizimkinde ne yağ değer ne su konur, ateşin karşısında kuru kuru pişer.

BA Büryan kebabı gibi mi?

MG Büryan kebabı aslında tandır kebabı da dedikleri kuyu kebabıdır. Etleri içerisine 7-8 kiloluk parçalar halinde sarkıtırlar üzerini iyice kapatırlar, düdüklü tencere gibi pişer. Ama bizimki farklı, ateşi farklı pişer. Hem küçük baş hem büyük baş.

BA Hem küçük baş, hem de büyük baş etleri pişiriyorsunuz?

MG Büyük dediğimiz yaşı 3-4 olanlar diğerleri kuzular.

BA Sizde bir defada ne kadar et ne kadar sürede pişiriliyor?

MG Mesela 30 kilo et yaklaşık bir buçuk saatte pişirilir.

BA Isparta'ya ait özgün başka neleriniz var?

MG Şakşak helvası var.

BA Siz mi üretiyorsunuz, biraz da ondan bahseder misiniz?

MG Çövenli su yani ağda piştikten sonra kovaların içine ya da başka şekillerin içine alıyoruz o şekilde satıyoruz.

BA Daha çok bayramlarda üretiyorsunuz değil mi?

MG Evet, Ramazan'da ve kandil günlerinde yaparız. Bunun dışında başka hiç bir yerde yemediğiniz irmik helvamız var.

BA Diğerlerinden farklı mı?

MG Farklı, bol tereyağlıdır dışarıda yedikleriniz ağızda dağılır gider. Bizimki dağılmaz kalıp gibidir, düğünlerde falan da hazırlanır.

BA Isparta'ya özgü Kabune pilavı da var?

MG Evet kabune pilavımız var. Diğer etli pilavlarda pilavı pişirirler eti de dışarıda pişirirler ve birleştirilir. Bizimkinde eti haşlarız, ufak ufak dideriz altına, soğan, nohut, dizeriz, üzerine ıslattığımız pirinci koyarız, et suyu koyarız, alttan yavaş yavaş pişirilir, piştikten sonrada üzerine tereyağı gezdirilir.

BA Servis kaplarınız çok orijinal, bunlar tarihi mi?

MG Eskiden beri gelen tarihi olanları da var, ama çoğu da çalındı. Dedemin babasından kalanlarda vardı ama çoğu çalınmış.

BA Keşke onları serviste kullanmayıp da saklasaydınız, çok üzüldüm.

MG Tabi kalanları topladık ve saklıyoruz. Dünyanın en güzel kabıdır bakır kap. Porselen de iyidir ama paslanmaz çelik kaplar kötüdür.

BA En iyisi bakırdır ama o da sürekli kalayla kaplanmak istiyor. Son olarak şu şerbetten de bahseder misiniz?

MG Bu bölgede yetişen "dimnit" üzümü vardır, bu üzümü kuruturlar.

BA Bu üzüm çarşıda bulunabiliyor mu?

MG Tabi siyah kuru üzüm diye satarlar, bir gün önceden bu üzümü ıslatırız, çünkü açıkta üretilip satılıyor. İyice yıkadıktan sonra su katar ve suyla pişiririz, pişerken içerisine defneyaprağı koku veren baharatlar katarız, iyice piştikten sonra şeker ilave ederiz, süzer soğutur ikram ederiz.

BA Faydası nelerdir?

MG Elektriğin olmadığı zamanlarda yüksek bölgelerden karları buraya getirirler ve bu üzüm hoşafı ile karıştırarak kimisi dondurma gibi, kimisi soğuk şerbet şeklinde kullanırlardı. Şimdi tabi buzdolabı olduğu için daha kolaylaştı.

BA Çok teşekkür ederiz zaman ayırdığınız için.

MG Ben de size teşekkür ederim.












HAFTALIK YEMEK LİSTESİ ÖRNEĞİ


Aşağıda, önce bütçe olanaklarını fazla zorlamayacak, sağlıklı bir haftalık yemek listesi örneği veriyoruz. Şüphesiz, bütçe imkânları çok değişik olan aileler için ortak bir yemek listesi düzenlemek oldukça güçtür. Ancak, bu örnek esas alınarak, imkânların elverdiği ölçüde yemek listelerinin değiştirilmesi, ya da çeşitlendirilmesi düşünülebilir. Bu haftalık listede dikkat edileceği üzere, 1.grup yiyecek maddelerinden 8 servis, 2.grup yiyecek maddelerinden 4 servis,

Pazartesi
Öğle Yemeği: Tas kebabı, Patates püresi ya da tava, Yeşil salata, Portakal ya da üzüm.
Akşam Yemeği: Sebze çorbası, Peynirli erişte, Portakal ya da üzüm.

Salı
Öğle Yemeği: Et suyuna kuru fasulye (nohut), Bulgur pilavı (pirinç), Cacık.
Akşam Yemeği: Sigara böreği, Fasulye piyazı, Ayran.

Çarşamba
Öğle yemeği: Kıymalı ıspanak, Yoğurt, Fasulye pilaki, Meyve.
Akşam Yemeği: Un çorbası, Yumurtalı ıspanak, Tahin helvası.

Perşembe
Öğle Yemeği: Mercimek çorbası, Ciğer tava, Soğan piyazı ya da havuç salatası, Meyve.
Akşam Yemeği: Etli biber dolması, Yoğurt, Patates salatası, Üzüm hoşafı.

Cuma
Öğle Yemeği: Haşlama et, Pirinç pilavı, Salata (Yeşil, domates, turp), Kayısı kompostosu.
Akşam Yemeği: Pirinç çorbası, Omlet, (Menemen), Zeytinyağlı taze fasulye (barbunya), irmik helvası.

Cumartesi
Öğle Yemeği: Balık, Salata, soğan piyazı v.b. Zeytinyağlı fasulye (barbunya), Sütlâç.
Akşam Yemeği: Balık çorbası, Kıymalı börek, Patates salatası, Sütlâç.

Pazar
Öğle Yemeği: Kuru köfte, izmir köfte, ızgara et ya da etli bir tencere yemeği, (garnitür, patates) Zeytinyağlı pırasa, (bakla) Meyve.
Akşam Yemeği: Et suyu çorba, Izgara köfte ya da etli bezelye, Salata, Meyve ya da hamur tatlısı.

Halamın Buğday Çorbası


1 su bardağı buğday
1 su bardağı nohut
1 kg yoğurt
2 çorba kaşığı un
2 çorba kaşığı tereyağı
8 su bardağı su veya et suyu
Tuz
Üzeri için:
Kuru nane

Nohut ve buğday ayrı ayrı haşlanır. Tencereye un ve tereyağı konur. Un pembeleşince ateş kapatılır, soğuk et suyu ve yoğurt atılır. Pürüz kalmayana kadar karıştırılır. Ateş orta ayarda yakılır. Üzerine buğday, nohut ve tuz eklenir. Kaynama noktasına gelene kadar karıştırarak pişirilir. Kaynayınca kısılır, 5 dakika daha kaynatılır. Servis kasesine konur. Üzerine kuru nane serpilir.

HALEBİ SİMİT (Hatay)


Hatay Valiliği
Antakya Mutfağı - Süheyl Budak


Bu simit nohut mayası ile yapılan bir simit çeşidi. Nohut kırılıp kabukları soyulur. Bir şişenin içine 1/3 nohut, 2/3 de sıcak su ve bir çimdik tuz eklenerek nohutun mayalanması beklenir. 7-8 saat sonunda nohut mayası hazır hale gelecek ve şişeden beyaz süt gibi bir köpük oluşacaktır. Bir su bardağı kadar un alınır. Ayrı bir su bardağına yarısı nohut mayası, yarısı ılık su olmak üzere hazırlanan karışım una eklenip bir hamur elde edilir. 2 saat bekletilerek hamurun mayalanması sağlanır. Bu maya ile simit hamuru işlenerek 1.5 saat dinlendirildikten sonra simit halinde tepsilere dizilir ve alevli olmayan normal ısılı fırında pişirilip servis edilir. Bu simit taş fırınlarda ekmek pişirme işlemlerinin tamamlandığı ve ikindiden sonraki zamanlarda yapılan bir simit çeşididir.

Halepçe Aşı (Irak)


Yarım kg kemiksiz kuzu kuşbaşı
2 adet patlıcan
3 su bardağı baldo pirinç
4 su bardağı sıcak su
1 su bardağı etsuyu
50 gr margarin
100 gr çiğil otu
İsteğegöre tuz
İsteğe göre karanfil tozu
İsteğe göre nohut

Etler yumuşayıncaya kadar haşlayın. Suyu ile birlikte bekletin. Patlıcanları halka halka doğrayın. Üzerine bol tuz serperek yarım saat bekletin. Yıkayıp kuruladıktan sonra kızgın sana yağda çok hafif kızartın. Yayvan bir tencereye etleri yerleştirin. Üzerine patlıcanları bekletin. Başka bir tencerede 1 saat sıcak suda bekletip yıkadığınız pirinci, nohudu ve çiğil otunu, margarinle birlikte hafifçe kavurun. Pirinçler şeffaflaşınca patlıcanların üzerine dökün. Tuzunu da ekleyin. Tencerede kalan et suyunu 3 bardak sıcak su ile karıştırın. Malzemelerin olduğu tencerenin kenarından yavaşça dökün. Tencerenin kapağını kapatın ve pirinçler suyu çekene kadar pişirin. Tencerenin ağzını temiz bir bezle kapatın ve 20 dakika dinlendirin. Düz bir servis tabağına tencereyi ters çevirerek pilavın şeklini bozmadan boşaltın. Üzerine karanfil tozu serperek servis yapın.

Halim Aşı


1 su bardağı nohut
½ kg kemikli et
1 su bardağı buğday yarması
1 adet soğan
6 su bardağı su
1,5 yemek kaşığı salça
1,5 yemek kaşığı margarin
1 çay kaşığı tuz
1 çay kaşığı karabiber

Nohutu geceden ıslatın. Soğanları yemeklik doğrayın ve nohutu haşlayın, haşladıktan sonra buğday yarmasını ve eti ekleyerek iyice pişirin. Tuz ve karabiberini ekledikten sonra soğanları margarinle kavurun ve salçayı ilave edin. Biraz kavurduktan sonra bu karışımı çorbaya ekleyip, sıcak olarak servis yapın.

Halley'li 3 Renkli Tatlı


Vişneli Tatlı için:
3 su bardağı vişne suyu
1 su bardağı su
3 çorba kaşığı tozşeker
3 çorba kaşığı nişasta (tepeleme)
Sakızlı Muhallebi için:
4 su bardağı süt
1,5 çay bardağı tozşeker
1 kahve fincanı un
1 çorba kaşığı pirinç unu
10 gram margarin
1 adet damla sakızı (nohut büyüklüğünde)

Vişneli Tatlı için tüm malzemeyi sos tenceresinde karıştırın. Muhallebi kıvamına gelince ocaktan alın. Servis bardaklarına paylaştırın.
Sakızlı Muhallebi için damla sakızını havanda ezin. Muhallebi dışındaki tüm malzemelerle birlikte sos tenceresine alın. Birkaç taşım kaynayınca margarini ekleyin. Birkaç taşım daha kaynatın. Ocaktan alın, vişneli tatlıların üzerine paylaştırın.
Halley’leri bütün olarak tatlının üzerine yerleştirin. Buzdolabında soğuttuktan sonra servis yapın.

HALUÇKA (Samsun)


Katı şekilde yuğrulan hamur açılarak ince ince küçük dikdörtgen pirizması şeklinde kesilerek haşlanır. sudan alınır. Yine bir miktar hohut haşlanır. Haşlanan hamurun ve fasülyenin bir miktar suyunda hamur ve nohut pişirilir. Genellikle Vezirköprü ve Köylerimizde kaz kesilip pişirilirken haluçka çorbası kazın yağlı suyuyla pişirilir. Küçük parçalara ayrılmış tavuk eti veya kaz eti içine atılır. Baharat, biber, salça ayrı bir kapta kavrulur üzerine ilave edilerek haluçka çorbası servise hazır hale getirilir. Zaman zaman acuk veya kiren ekşise haluçka çorbasına ilave edilerekte servis yapılabilir.

Sayfa: « Önceki  1, 2, 3 ... 28, 29, 30 ... 102, 103, 104  Sonraki »


lezzetler.com
Site Hakkında
Kullanım Kuralları
Üyelik Kuralları
Gizlilik Bildirimi
Hediyeli Üyelik
Bölümler
Web Araçları
İletişim
lezzetler.com Siteleri
lezzetler.com Türkçe
lezzetler.com Mobil
lezzetler.com Blogları
en.lezzetler.net English
es.lezzetler.net Español
de.lezzetler.net Deutsch
it.lezzetler.net Italiano
fr.lezzetler.net Français
lezzetler.org International
Yemek Kitapları
Mütevazı Lezzetler® Yemek Kitabı
Mütevazı Lezzetler® İkramlar
Mütevazı Lezzetler® Kurabiyeler
Mütevazı Lezzetler® Çorbalar
Mütevazı Lezzetler® Pilavlar
Mütevazı Lezzetler® Videoları
Mütevazı Lezzetler® Fotoğrafları
Mütevazı Lezzetler®
Mütevazı Lezzetler® Sertifikaları
Mütevazı Lezzetler® Türkçe
Mütevazı Lezzetler® Azəricə
Mutevazi Lezzetler® English
Mutevazi Lezzetler® Español
Mutevazi Lezzetler® Deutsch
Mutevazi Lezzetler® Français
Mutevazi Lezzetler® Italiane
Скромные Вкусы® Русский
لذيذ المتواضع ®عربية
Video Sunucuları
video.lezzetler.com
video.mlrecipes.com
atabay.org
Youtube
Google+
Dailymotion
Facebook
İzlesene
Mynet
Sosyal Medya
lezzetler.com facebook uygulaması
lezzetler.com facebook sayfası
lezzetler.com twitter sayfası
Mütevazı Lezzetler® facebook sayfası
Mütevazı Lezzetler® twitter sayfası

© MMV Mütevazı Lezzetler® TR-06500 Beşevler-ÇANKAYA 2005-2016 Bütün Hakları Saklıdır


Sitemizde bedava olarak bulmaniz gereken listeler, ilanlar ankara escort telefon numaralari var sizlerde bu numaralari alip islerinizde kolayliklara imza atin hayatiniza renk katmak sebebiyle ankara escort ilanlari ve seri ilanlar ozelliklerini tasiyan varliklar bayanlarin reklamlari kiz resimleri, ankara escort baskent kiz reklami bulabilirsiniz. ucuz escort, sınırsız escort, anal escort, dikimevi escort, otele gelen escort, eve gelen escort, balgat escort, esat escort, çankaya escort, çukurambar escort, demetevler escort, dikmen escort, eryaman escort, keçiören escort, kızılay escort, rus escort, türbanlı escort, cebeci escort, Kategorilerimiz bunlar sizlere diger ankara ile alakali sitelerimizi anlatalım, ankara escort, ankara escort ankara escort, çukurambar escort, antalya escort